Bu Blogda Ara

Mirkelam Röportajı

"AMACIM HEP KOVANA ÇOMAK SOKMAK"


(Milliyet Sanat dergisi Ocak 2017 sayısında yayımlanmıştır. Aşağıdaki röportaj, dergide yer almayan bölümler de içermektedir.)

“Konseptin adı “Mirkelam Şarkıları” ama bu bir saygı albümü projesi gibi düşünülmedi aslında. Eğlenceli bir proje bu. Saygı değil, sevgi albümü demek daha doğru.”

Mirkelam’ın 20 yıldır birlikte çalıştığı menajeri Süheyl Atay, daha sohbetin başında röportajın konusu olan yeni albümü özetliyor bu üç cümleyle. “Mirkelam Şarkıları”, Mirkelam’ın 20 yıldır kulaklarımıza yer etmiş şarkılarını farklı seslerden dinleyeceğimiz bir “sevgi” albümü. Önümüzdeki günlerde piyasaya çıkacak albümün kadrosunda Bedük, Feridun Düzağaç, Teoman, Eser Yenenler, Göksel, Mabel Matiz, Pinhâni, Kenan Doğulu, Gülşen ve Nil Karaibrahimgil var.


“Biraz klişe ama on tane şarkı, on tane de arkadaş var bu albümde. Şu var ki 20 sene sonra hiçbirimiz burada olmayacağız. “Hatıralar”ı Teoman’ın söylemesi, “Asuman”ı Nil Karaibrahimgil’in söylemesi… Bu çok güzel bir enerji.  Düşünsenize hayatımızda Nil olmasaydı eksik kalırdık. Onun o şarkılarla yarattığı etkinin şimdi benim bir şarkımla birleşmesi çok yeni bir şey,” diyor Mirkelam.


YAVUZ HAKAN TOK: Bu ara çok moda böylesi albümler. Sizin bu albümü yapma nedeniniz nedir peki?

MİRKELAM: Birçok nedeni var. Parasal nedeni de var tabii ki, benim ünümle ilgili nedeni de var. Bir şeyler yapabilmekle ilgili nedeni var sonra. Çünkü 50 yaşına geldiğinde artık birçok şeyi üretmiş oluyorsun. Hayat zaten geride kalan bir şey.  Aynı şeyleri yapmak, aynı etkiyi yaratmak çok zor. Bir kapıyı kapatıp başka bir kapıyı açmak gibi de geliyor bana.


YHT: Yirmi yıldan on şarkı seçmek zor olmadı mı? Şarkılar ve şarkıcılar nasıl seçildi?

MİRKELAM: Belli başlı şarkılar olmadan olmazdı zaten. Kenan “Tavla”yı söyler mi diye düşündük, söyledi. Söylemem de diyebilirdi. O da oluyor. “Kokoreç”i birisi için düşündük mesela, kendisi de çok heyecanlandı ama şarkı olmadı onda, eşleşmedi. Bu çok zor bir şey. Kültleşmiş şarkıları tekrar söylemek için onun üzerine yorum katmak, kültün içinde çıkarmak zorundasınız. Venüs heykelini yeniden oymaya çalışmak ya da Mona Lisa resmine bıyık çizmek gibi bir şey.


YHT: Saydığınız isimlerin büyük kısmı kendi müziğini yazan, karakteristiği olan müzisyenler bir taraftan. Bu da o şarkılara yeni bir şeyler katılması demek bir yandan sanki.

MİRKELAM: Aslında arkadaşlarım ben söylemeden onu hissettiler. Teoman bana “Abi ben şarkıya biraz çomak soktum. Sen beni şaşırtmıştın, ben de seni şaşırtacağım,” dedi. Çünkü ben de onun şarkısını söylediğimde farklı söylemiştim. Ben o şaşkınlığı istiyorum zaten. Yoksa bu şarkılar var, bu şarkıcılar da var ben bundan yararlanayım, ünüme ün katayım değil maksadım. Benim ‘95 yılından bu yana amacım hep kovana çomak sokmaktı zaten.


YHT: Eser Yenenler niye var bu albümde?

MİRKELAM: Eser seneler önce bir gece Hayal Kahvesi’nde bir konserime gelmişti. O gece anlatmıştı bana ayaküstü. Lisedeyken hep “Ah Bir Joker”i söylermiş. O hikâye bende kalmış bir şekilde. Sonra Süheyl (Atay) hatırlattı bunu bana. Evet, bu şarkılar bir markanın satış öncüleri ama o dışarıdan görünen kısmı işin. Seyirci söylemeye başladığında o şarkı onların nasıl içine doğru başka türlü gidiyor. Eser’in bu şarkıyla bir hikâyesi var ve hayatın bu dönelerini almak çok güzel bir şey benim için. Keşke aklıma başka türlü şeyler de gelseydi ve albüm başka yerlere doğru gitseydi ama şimdilik aklımıza gelen bu oldu.


YHT: Ne kadar dâhil oldu şarkıların yeni düzenlemeleri ve yorumlarına?

MİRKELAM: Ben hep bana özgürlük alanı sağlayan insanlarla çalıştım. Bu konuda şanslıyım. “Ayva” diye bir şarkı yazabildim mesela. Oysa bir plak şirketine gidip “Merhaba ben Mirkelam, ‘Ayva’ diye bir şarkı yazdım,” deseydim olmazdı. Belki hikâyemin şanslı bir yerden gelişinden dolayı öyle bir özgürlüğüm oldu. Buna karşılık ben de yaptığım işte hiçbir zaman kontrol edici bir tip olmadım. Bu albüme bazen rastlantılar da yol verdi ki bence de öyle olması lazım zaten. Sanatla ilgili şeylerin bilgiyle yönlendirilmemesi lazım, biraz oluruna bırakmalı. Ben hep sanatçıya bırakırım; o onun kendi enerjisidir çünkü. Belki bir şarkıya o aranjör olmaz da bir başka aranjör olur. Oradan başka bir enerji çıkar.


YHT: Böylesi albümler çok konuşuluyor, çok ilgi görüyor ama bir yandan da çok eleştiriliyor. Bundan çekinmiyor musunuz?

MİRKELAM: Orada çok önemli bir şey var. Her zaman besteciler çok iyi şarkıcı, şarkıcılar çok iyi şarkı yakalayamayabiliyorlar. Ama Kayahan Abi’nin ya da Orhan Gencebay’ın albümlerindemesela, en iyi şarkıları en iyi şarkıcılar söylüyor. Farklı bir enerji çıkıyor ortaya. Her şeye bir kulp takılabilir teknik olarak. Ben de eleştiriyorum bazen ama insanlar eleştirmen değil. Onlar şarkıların içindeki duyguyu alıyorlar. Bir şarkıda davulu kısarsanız başka bir şey çıkar ortaya, keman eklerseniz başka bir şey çıkar. İnsanların üzerinde yarattığı etki farklılaşır. Ama eleştirel anlamda bunlar çok teknik şeyler. Halkın değerlendirmesi duyguyla ilgili tamamen.


YHT: Mirkelam çok kendine has bir şarkı yazarı ve şarkıcı aynı zamanda. Bu da bir handikap olabilir.

MİRKELAM: Ben iyi bir yorumcu değilim. Ben kendi şarkılarımı iyi söylüyorum. Sesimi en iyi o şarkılar da kullanıyorum. Bu aslında kendi kendime yarattığım bir dünya.


YHT: Evet, içinde duygusu kadar ironisi, komik tarafları da olan bir dünya bu. Bu dünyayı yaratırken nelerden besleniyor Mirkelam?

MİRKELAM: Değişik olmak, farklı olmak arzusu var en çok. Türkiye’de özellikle halk müziğinde çok orijinal, çok eğlenceli şarkılar var. “Çadırımın üstüne şıp dedi damladı” çok fantastik bir sözdür mesela. Dünyada örneği çok azdır, belki de yoktur. Türkiye’de her ay yedi-sekiz tane mizah dergisi çıkıyor. O dergilerde müthiş bir enerji var ama hiçbir yerde kullanılmıyor. Sinemada bile o dergilerdeki mizahın kopyasının kopyası yapılıyor anca. Ben bu ülkedeki mizah geleneğini kullanıyorum aslında. Barış Manço hamburgeri, lahmacunu şarkı yaptı. O, onu yaptığı için ben “Kokoreç”i yazabildim. 13-14 yaşında çocuklar televizyonda gördüklerini taklit ediyorlar. Şimdi başka bir kabul var ve onları görüyorlar. Oysa biz Mazhar Abi’yi, Barış Manço’yu görüyorduk; onları taklit ediyorduk dolayısıyla. 


YHT: Bugün yazan çizen, üretenler için daha kısıtlı bir özgürlük alanı var bir taraftan.

MİRKELAM: Bu sadece Türkiye’ye özel bir şey değil. Televizyon bizim eve ilk girdiğinde bir film izledikten sonra kapatırdı babam. Anlamazdım niye öyle yaptığını. “Bu televizyon değil, belâvizyon,” derdi. Oysa bana çok eğlenceli gelirdi. Bugün aynı şey internet için geçerli. İnsanlar eleştiri yapabilirler ama söylenmeyecek şeyler vardır. Bir arkadaşımızı görüyoruz, “Ya kilo almışsın,” diyebiliyoruz rahatlıkla. Eskiden böyle şeyler pat diye söylenmezdi. Ayıptı. Politik deneyimini çok yaşamamış bir ülke Türkiye. “Aşkımsın” klibini şimdi yaptıramazlar bana mesela. Ama sanatçı açıkça yazamayacağı şeyleri başka türlü anlatmak zorunda. Aşkı fiziksel olarak anlatırsan öpüşmek, sevişmek, sabah da uyanmak kalır geriye. Ama onun tül perdesi var, mum ışığı var, sevgilinin saçlarının dalgası var, kulağına fısıldanan sözler var. Öyle de anlatabilirsin. “Etek” diye şarkı yaparım ve o şarkıya köprünün bacaklarında klip çekerim mesela; o aynı şey olur. Yine bir şey bulurum. Hayatta bunlar var, yokmuş gibi davranamazsınız. Bu büyük bir yük olur.

video

YHT: Son 20 yıllın Türkçe popüler müziğinde Mirkelam nasıl bir yerde sizce?

MİRKELAM: İlk on kişiden biridir. Reklamlarda şarkıları kullanılan isimlerden biridir. Bu bir kriter çünkü her popüler şarkı reklam müziği olmaz; o şarkılar demek ki farklı yerlere dokunmuş demektir. Anneannesi de beni sever, üniversiteyi bitirip iş adamı olmuş 35 yaşındaki oğlu da beni sever. Konserlerde bunu görüyorum zaten.


YHT: Çaldığınız her mekânı doldurabilmeniz de bununla mı ilintili?

MİRKELAM: Elbette. Mazhar-Fuat-Özkan’ın “Bu Sabah Yağmur Var İstanbul’da”sının üzerine ben “İstanbul’da” şarkısını yazdım mesela. “Tavla”nın üzerine de birileri bir şarkı yazmalıydı. Yazılmayınca benim “Tavla”m işe yarıyor hâlâ. Öyle olunca da benim konserlerim doluyor işte.


YHT: _İlk çıktığınızda da çok konuşulmuştu bu, hâlâ da var bence o ikilem. O şarkıları yazan matrak ve tabiri caizse “fırlama” Mirkelam’la, şu anda karşımda oturan aynı adam mı?

MİRKELAM: Ben galiba biraz ikisini ayırdım birbirinden. Hayat zaten çok berbat. Ben neden onun aynısını yazayım şarkılarda? İnsanların hayatlarını yaşarken düşünmedikleri şeyleri düşündürtmek lazım. Hayat kötü bir hayat. Onu güzelleştirmek lazım. Ölülerimize bile çiçek götürüyoruz düşünsenize. Kötü bir şeyi güzelleştirmek bu aslında. Bir de bizim yetiştiğimiz atmosfer, kültürel ortam da böyle değildi. İzlediğimiz filmler, bulunduğumuz ortamlar yazdığım şarkılar gibiydi… Biz bu ülkenin çamurlu sokaklarını da gördük, yanan Şan Tiyatrosu’nu da. Yüzde altmış enflasyonu da yaşadık ama içimizin zenginliğini paylaştığımız zamanları da yaşadık. Ben onu hâlâ geçerli tutmaya çalışıyorum.


YHT: Ama söz konusu sahne olunca orada “delirmiş” bir Mirkelam görmek mümkün galiba.

MİRKELAM: Kız arkadaşım bazen bana “Sahnedeki Mirkelam’ı istiyorum,” diyor. Zaten ben kendi hayatımda çok düzgün bir adamım. Şarkı yazıyorum, sahneye çıkıyorum, orada bir “freak” yapmam lazım. Barış Manço da, Mazhar-Fuat-Özkan da öyle yaptı, Mick Jagger da.


YHT: Türk pop müziğinde çok iyi işler yapıldığı da oldu yıllardır ama tek tük örnekler dışında bir türlü dünya müziğinde kabul görmüş bir iş çıkaramadık. Sizce nedir bunun sebebi?

MİRKELAM: Türkiye’de her şeyi çıtanın altında yapıyoruz çünkü. Üniversitedeki öğretim görevlisi de öyle, gazetedeki yazar da. Benim mesela ‘95 yılında piyasaya çıkmadan önce tiyatro eğitimi almış olmam gerekiyordu. Duruş, konuşma, müzik şan eğitimini zaten tamamlamış olmam gerekiyordu. Sesimin güzel olması gerekiyordu. En azından bir enstrümanı iyi şekilde çalmam gerekiyordu. Dans edebilmem gerekiyordu. Amerika’da şarkıcı olabilmek için bunları yapmak zorundasın. Ama ben öyle bir şey yapmadım. Demek ki standardın bir tık altında başladım işe. En sevdiğimiz Türk sanatçıyı Amerikalı bir şarkıcıyla karşılaştırdığınızda arada dağlar kadar fark çıkıyor. Biz her şeyin ucuzunu yapıyoruz çünkü. Sadece müzikte değil, her alanda böyle bu.


YHT: Şu anki müzik piyasası nasıl sizce?

Bir Alman televizyonu “Türkiye’de müzik nasıl?” diye sormuştu bana. “Spor nasılsa, politika nasılsa öyle,” diye cevap verdim. Bunlar hep birbirinden etkileniyor çünkü. Şu anda dünyada bir tıkanma var. Belki halkın ürettiği ya da üretmediği enerjide enayi bir durum var. Belki bir savaş gerekiyor. Hayatlarımızı yok ederek sürdürüyoruz aslında. Sevgiline çiçek götürürken bile çiçeği toprağından söküp götürüyorsun. Bunun içinde bile bir yok etme var. Belki bir yok etme devresine girdik ve bunun sonucunda pozitif bir şeyler çıkacak.


_Yeni kuşak müzisyenleri takip ediyor musunuz?

MİRKELAM: Uzun yıllar Taksim’de çaldığımız için orada müziğe yeni bir kuşağın gelmekte olduğunu bizzat gördüm. Hepsini takip ediyorum. Özellikle kızlar erkeklerden daha akıllı oldukları için daha iyi şeyler yapıyorlar. Ama eski bir şeyi yeni bir şey kullanarak yapıyorlar. Benim gitarla çaldığımı o bilgisayarla çalıyor mesela. Oysa yeni bir şeyden yeni bir şey çıkarmaları lazım. Müthiş şeyler var, tamam. Ama yeni nesil çok şanssız. Çünkü bizim dinlediklerimizi dinlemediler. “İstanbul’da” şarkısını üç telli gitarla besteledim. Kadıköy’den bir gitar almıştım. Üç teli kopmuştu. Ama böyledir bu. Bir şey eksilirse ağlama, feryat haline giriyor insan. Şimdi eksik bir şey yok. Şu anda bizim yaptığımızı yaparsa genç bir müzisyen, olmaz işte, olmuyor. Başka bir şey çıkarmalılar.


YHT: Başkalarına sık sık şarkı veren bir şarkı yazarı değilsiniz. Neden?

MİRKELAM: “Tavla”yı ben 25 yaşında yazdım. Hep o kadar güçlü şarkılar arıyorum. Bunu bulmak hem kendim için çok zor, hem başkaları için. Her zaman aynı şey çıkmıyor. Her dizi tutmuyor, her film en iyi film olmuyor; hayat da böyle. Ama aradığımız şey o, onu bulmaya çalışıyoruz aynısı olmasa da. E ben şimdi kendime yapamadığım bir şarkıyı bir başkasına nasıl vereyim? Onun seçmesi beni ilgilendirmez. Şarkının iyi olması lazım.

YHT: Başka bestecilerin şarkılarından oluşan bir albüm yapar mısınız günün birinde peki?

MİRKELAM: Yaparım, onu düşünüyorum zaten. 

ARALIK 2016

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder