Bu Blogda Ara

Harun Kolçak Röportajı

"YENİ NESLİN KULAKLARINA ÜZÜLÜYORUM"


(Milliyet Sanat dergisi Ekim 2016 sayısında yayımlanmıştır. Bu röportaj, dergide yayımlanmayan bölümleri de içermektedir.)

Eski şarkılarını düetlerle yeniden seslendirdiği ve iki yıldır üzerinde çalıştığı yeni albümünü tamamladığı günlerde septik şok teşhisiyle hastaneye yatırıldı Harun Kolçak. Bir aydan uzun bir süre yoğun bakımda kaldı, birçok operasyon geçirdi. Sevenleri yüreği ağzında, ondan gelecek iyi haberleri bekledi uzun süre. Üç ayın sonunda hastaneden taburcu olmasına birkaç gün kala, nihayet toparlanabilmiş Harun Kolçak’la “Çeyrek Asır” adı verilmiş yeni albümünü konuşmak üzere hastane odasında bir araya geldik.


Albümde Harun Kolçak’ın 1991 yılından bu yana yayınlanmış albümlerinden seçilmiş 14 şarkı var. Şarkıların her birini bir başka isimle düet yaparak seslendirmiş Harun Kolçak. Düet kadrosu İrem Derici, Bedük, Gökhan Türkmen, Tuğba Yurt, Yaşar, Kubat, Işın Karaca, Zara, Aşkın Nur Yengi, Alişan Göksu, Tan Taşçı, Gülçin Ergül, Hakan Kahraman ve Umut Kuzey’den oluşuyor. Arpej Yapım etiketiyle piyasaya sürülen albümün müzik direktörü ve aranjörü ise Harun Kolçak’ın uzun yıllar birlikte çalıştığı İskender Paydaş.


YAVUZ HAKAN TOK: Güncel deyimiyle bir “proje albüm” bu. Nasıl başladı, nasıl yol aldı çalışmalar?

HARUN KOLÇAK: Böyle bir proje vardı kafamda ve yapımcı arıyordum. Sonra bir gün Umut Kuzey aradı beni. “Senin projeni duydum ve talibim,” dedi. “Ama bu pahalı bir proje,” dedim. “Her şeyden önce İskender Paydaş olmazsa yapmam.” “Abi ne istiyorsan,” dedi bana Umut. Sonra birbirimizi tanımak için bir süre daha zaman geçti. Bu arada Umut’un ortağı Özlem Demirkıran’la da tanıştım. Bir gün yine Umut aradı ve İskender Paydaş’ın stüdyosuna çağırdı beni. Meğer bana hiç haber vermeden İskender’le anlaşmışlar, işe başlamışlar.


YHT: Nasıl belirlediniz albümde var olacak isimleri? İstediğiniz halde albüme giremeyen isim oldu mu mesela?

HK: Herkesin kafasında bir liste vardı hangi şarkıyı kim okur diye. Benim kafamda olabilecek ve hiç olmayacak isimler vardı. İskender’in, Umut’un düşündükleri vardı. E tabii, birine teklif götürüyorsun mesela, “Prensip olarak böyle projelere katılmıyoruz,” diye cevap geliyor. Tamam, saygı duyuyorsun ama aradan bir hafta geçiyor, bir bakıyorsun başka birinin düet projesinde o isim de var. O zaman üzülüyorsun haliyle. Belki çekindi söylemeye. Belki menajeri, prodüktörü onun adına bu kararı verdi. Olabiliyor böyle şeyler. Duman’ı istemiştim mesela. Kabul etmediler ama lafı da dolandırmadılar, amenna. Yarın öbür gün onlardan bana böyle bir teklif gelirse, ben seve seve kabul ederim.


YHT: Bir anlamda bir ‘best of’ bu ve haliyle bir iddia da taşıdığı söylenebilir. Bir kariyer dökümü belki de.

HK: Hiç öyle bir iddiam olmadı aslında. Ne çok sevilen şarkı yapmışım diye düşündüm. “Bunları yeni jenerasyonun duyması lazım,” dedim. Çünkü yeni jenerasyon Türk pop müziği diye çok sığ ve sevimsiz bir müzik dinliyor. Ben üzülüyorum onların kulaklarına, zevklerine. Hatta albümün fikir aşamasında Aşkın’la, Eda - Metin Özülkü’yle, başka birkaç arkadaşımla da konuşmuştuk, biz zamanında çok güzel şeyler yapmışız diye.


YHT: Biraz geçmişe dönersek… Şöhretli bir babanın oğlu olarak dünyaya geldiniz. Bu bir avantaj mı dezavantaj mıydı sizin için?

HK: Babam işini ve sosyal kişiliğini eve taşımayan bir adamdı. Onun için ben ünlü bir aktörün oğlu olduğumu çok hissetmedim. Dünya tatlısı, çok yakışıklı, her akşam eve gelirken sevdiğim yoğurttan getiren bir baba figürüyle büyüdüm. Tabii zamanla anladım babamın ünlü olduğunu. ‘Eşref Kolçak’ın oğlu’ demeye başladılar ama bu beni hiç mutlu etmedi. “Eşref Kolçak’ın oğluyum Allah’ıma bin şükür,” filan demek aklımın ucundan bile geçmedi. Popülerleşmeye başladığım zamanlarda babam benimle çok konuşmuştu bunu. Sakın ‘Eşref Kolçak’ın oğlu’ olarak dolaşma ortalıkta, sen Harun Kolçak’sın derdi bana. Çok farklı bir adamdır.


YHT: Nasıl başladı müzik macerası?

HK: Saint Beonit’da okurken Tank isminde bir müzik grubumuz vardı bizim. Led Zeppelin, Deep Purple filan dinler, onların şarkılarını çalar söylerdik. Ben grupta hem ritim gitar çalıyor, hem de solistlik yapıyordum. Sonra bizim grubun bas gitaristi ayrıldı, bas gitar çalmak bana düştü. Ama hiç bilmiyordum. Dinlemeye başladım. Özellikle Paul Mc Cartney, Jack Bruce, Chris Squire. Onları dinledikçe içimdeki o basçı Harun uyandı. Hâlâ çok seviyorum bas gitar çalmayı. O günlerde stüdyo müzisyenliği yapıyordum, albümlere çalıyordum. Onlardan kazandığım parayla bir gün babamı öğle yemeğine davet ettim. Durumu anlattım. “Ben üniversite okumak istemiyorum,” dedim. “Peki,” dedi. Tabii rahmetli annem evde kıyameti kopardı.


YHT: Profesyonelliğe geçiş nasıl oldu?

HK: O sıralar şimdi Türkiye’nin en önemli müzisyenleri olan isimlerin bir araya geldi bir grup oluştu kendiliğinden. Jazz Junior’dı adı. Bir süre sonra Galata Kulesi’nde çaldığımız mekân tıklım tıklım dolmaya başladı. Rıza Silahlıpoda’nın Ritim ’68 Orkestrası da Nükhet Duru’ya çalıyordu gazinoda. Bir basçı arıyorlarmış, beni önermişler, teklif getirdiler. Bebek’de Aşiyan Gazinosu vardı. Assolist Zeki Müren, solist altı Nükhet Duru. Elimde bas gitar, çekine çekine gittim ben provaya. Bir baktım karşımda Onno Tunç duruyor. İdolüm. Elim ayağım birbirine dolaştı. Meğer orkestradakiler Onno’dan rica etmişler, “Yeni bir çocuk var, bir de sen dinle,” diye.


YHT: İlk ciddi sınavı Onno Tunç’un karşısında verdiniz yani?

HK: Hiç unutmuyorum ilk parça la minörden “Melankoli”. Aslında çok basit ama çalamıyorum heyecandan. Herkes anladı tabii heyecanımı. Onno kalktı yerinden, “Rahat ol, çok iyi çalıyorsun,” dedi. Kısaca gerçek anlamda profesyonelliğim Rıza Silahlıpoda Ritim ’68 Orkestra’yla başladı yani. Askere gidene kadar da öyle devam etti. Sonra ben kafayı caza taktım. Aydın Esen’le takılmaya başladık. Taksim’de Bodrum Jazz Cafe diye bir yer vardı. Orada çalıyorduk ve ful çekiyorduk her gece. Orada bir gece Onno bana kendisiyle çalışmamı teklif etti. Aslında biz Aydın’la Amerika’ya gitmeyi planlıyorduk. O teklifi Onno değil de bir başkası yapmış olsaydı kabul etmezdim. Meğerse o gece kaderim değişmiş; ben şarkı filan söyleyecekmişim.


YHT: Şarkıcılığa giden yola girdiğinizin farkında değildiniz tabii.

HK: Onno’yla çalışmaya başlayınca doğal olarak Sezen Aksu girdi hayatıma. Benim vokal yapmaya çok elverişli bir sesim var çünkü iki buçuk oktav ve bir kadına da rahatlıkla vokal yapabiliyorum, bir erkeğe de. Dolayısıyla orkestrada bas gitarist ve vokalist olarak çalışıyordum. Sonra bir gün Sezen’in Sarıyer’deki evinde banyoda şarkı söylüyorum. Bir çıktım Sezen hüngür hüngür ağlıyor dışarıda, “Harun sende nasıl bir ses varmış? Bugüne kadar nasıl keşfetmedik? Onno, derhal yeni şovun açılışına Harun’la düet koyuyorsun,” dedi. Benim düet kariyerim öyle başladı.


YHT: Derken Aşkın Nur Yengi’yle bir ikili oluverdiniz.

HK: Sezen daha çok ön plana çıkayım, solo şarkı söyleyeyim diye çok zorluyordu beni. Sezen’in asistanı Süheyla da orkestrada vokal yapıyordu. Ama hamileydi. Hamileliği ilerleyince bir kadın vokalist ihtiyacı doğdu. Ne yapacağız ne edeceğiz derken Süheyla kız kardeşini getirdi bir gün. Ufak tefek, kıvırcık saçlı, çekingen bir kız… Meğer o kız Aşkın Nur Yengi’ymiş. İlk başta biraz küçümseyerek baktık ama bir şarkı söylemeye başladı, hepimiz sustuk. Ondan sonra Aşkın’la festivallere katıldık, ödüller aldık. O zamandan bu zamana ilişkimiz hiç zarar görmemiş, hiçbir yanlış anlaşılma olmamış birkaç kişiden biridir Aşkın. Benim için çok farklıdır yeri.


YHT: 1986 yılında Kuşadası Altın Güvercin Yarışmasında Zerrin Özer’le bir ikili olduğunuzu hatırlıyorum.

HK: Evet, bir de o var değil mi? Zerrin sahnede sözlerini unutmuştu şarkının. Yarışma sabahı tutturdu sözleri çok uzun yazmışsın, ben bu sözleri unutacağım, kısaltalım diye. Nitekim çıktık ve Zerrin aynen dediği gibi unuttu sözleri. Yine de bize Şerif Yüzbaşıoğlu Özel Ödülünü verdiler. Sonra İstanbul’a dönerken uçakta Aysel Gürel’le yan yanayız. “Aysel,” dedim. “Uzun muydu Allah aşkına yazdığım sözler?”. “Deli misin?” dedi. “Çok güzel, coşku dolu, harika sözler yazmışsın. Ama sana bir şey söyleyeyim mi, siz aslında en iyi enstrümantal parça ödülünü aldınız,” dedi. Ne kadındı!


YHT: Aysel Gürel, Onno Tunç, Sezen Aksu... Ne kadar şanslı olduğunuzun farkında mıydınız o genç yaşlarda?

HK: O zaman farkında değildim. Sonradan farkına vardım. Aysel Gürel gibi birinin evine gidip, saatlerce sohbet edip, bir de şarkı sözü yazmak, şarkı söylemek üzerine konuşuyor, tartışıyordum. Onno Tunç gibi bir adamın evinden çıkmıyordum, Sezen zaten beni bırakmıyordu, genelde onda kalıyordum. Bu arada bu evlere gidip gelen başka insanlar da var. Gerçekten hoş renkli, çok hoş bir hayattı. Ama doğal geliyordu bana. “Vay be!” demiyordum hiç. Bohem ruhlu bir adamdım. O yüzden Ahmet Kaya’yla çok iyi anlaşırdık mesela. O da benim gibi serseri ruhluydu. Giderdik, bir yerlerde otururduk, dertleşirdik.


YHT: Ve 1991’de ilk albüm “Beni Affet” çıktı piyasaya.

HK: Ben albüm malbüm istemiyordum. Sezen’le Onno sürekli konuşuyorlardı. Ben de “Aşkın’a yapın,” diyordum. O istiyordu çünkü, hevesliydi. Ben orkestrada kalayım istedim. Ama “Olmaz öyle şey,” dediler. “Onno, “Ben senin için neler yaptım!” diye çıkıştı bana. O “neler yaptım”dan bir tanesi “Gir Kanıma”ymış işte. Karşımdakiler Onno Tunç ve Sezen Aksu yani. “Peki,” dedim çaresiz.


YHT: Ama o albümde Sezen Aksu prodüktör olarak yoktu. Onno Tunç ve Sezen Aksu’nun küstüğü döneme mi denk gelmişti?

HK: Profesyonel anlamda bir anlaşmazlıkları vardı galiba. Fazla da karışmak istemiyordum çünkü çok sert tartışan bir çiftti malum. Zaman zaman hepimiz birbirimize tavır yapıyoruz, küsüyoruz. Aslında bu, birbirimize verdiğimiz değeri de gösteriyor bir yandan. Onlar birbirini deli gibi seven bir çiftti. Ben böyle deli bir aşk görmedim. O şarkılar boşuna çıkmadı. Çoğu şarkının çıkışını bilen bir adam olarak söylüyorum bunu.


YHT: Sahnede solist olarak durmakta zorlandınız mı?

HK: Kendimi çırılçıplak hissettim. Valla, incir yaprağı filan aradım yani. Enstrümana alışmışım ve aynı zamanda o senin korunağın gibi sahnede. Zorlandım, çok zorlandım. Keşke ilk sahneye çıkışımın kaydı olsa. Kesin yanlış notalara filan basmışımdır. Ki benim şarkıcılığımın en önemli artılarından biri kesinlikle yanlış nota basmamaktır. Ama o ilk gün kan gövdeyi götürmüştü.


YHT: Kimselere benzemeyen bir ses tınınız ve tonunuz vardı ve bu nedenle de farklı etki bırakmıştınız o ilk albümde.

HK: Çok farklı bir tınısı var sesimin, onu biliyorum. Bu farklı tınıyı kullanmayı zamanla öğrendim aslında. Onno’nun Aysel’in özellikle artikülasyon konusunda çok faydası oldu. İlk başta sesimden rahatsız oldum. Çok tiz geldi, baslar yok. Tamam, çok etkileyen bir sesim var. Sezen sahnede düet yaptığımızda karşımda defalarca ağlamıştır. Ama ben tatmin olmuyordum, sesim etli değildi. Onno’dan çok şey öğrendim, yavaş yavaş oturmaya başladı sesim yerine. Şu an ilk albümümdeki tiz tonlardan okuyabiliyorum ama bugün pesten de okuyabileceğim bir şarkıyı o zamanlar okuyamazdım. Peslerim yoktu.


YHT: Sizi ilk tanıdığımız ”Gir Kanıma” şarkısı ile birlikte o meşhur dansınız da yer etti hafızalara.

HK: Ben dans etmeyi bilmem ki. Bunu her zaman gururla söyledim. Ben müzisyenim. Ben bas gitar çalarken sağa sola sallanırım, bir şeyler yaparım. O klipteki dans aslında dans etmeyi bilmeyen zavallı bir müzisyenin çırpınışlarıydı. Dansmış, görsellikmiş, benim kafam öyle şeylere çalışmadı. O bir endüstri. Ben o endüstrisinin parçası olmak istemedim hiçbir zaman. Bana “Hak ettiğiniz yerde değilsiniz,” diyorlar. İyi de hak ettiğim yer neresi? Çok güzel albümler yaptım. Onlardan iki tanesi pek duyulmadı mesela. O albümlerde kalmış şarkıları zamanla tekrar değerlendirmek istiyorum.


EYLÜL 2016 

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder