Bu Blogda Ara

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Onurr Röportajı


"Ben İzmir’deydim. Sezen Hanım aradı, “Okuyacağım ben bu şarkıyı,” dedi. Ben ağlamaya başladım heyecandan. Ertesi gün İzmir’den döndüm, stüdyoya gittim. O akşam da Sezen Hanım’ın vokal kaydı vardı. Rüya gibiydi. Kendi kendime dedim ki “Onur en dibe vurduğun, en kötü olduğun anlarda bu geceyi hatırlayacaksın. Hayattan daha büyük bir beklentin yok artık.” 


Sakin grubunun şarkı yazarı ve solisti Onurr Özdemir'in Onurr olma hikâyesi. 

Onur Özdemir bestesi "Günaydın Memur Bey" Sezen Aksu'nun albümüne nasıl girdi?

Alper Narman - Onur Özdemir şarkılarının formülü ne? 

Onurr'un kafası neden şişti?


2 Ağustos 2017 Çarşamba

Geçmişe Mazi Demeyen Bir Diva


(Milliyet Sanat dergisi Temmuz 2017 sayısında yayımlanmıştır.)

Yıllar önceydi… Selda Bağcan’la radyo programım için bir röportaj yapmış, röportaj sonrasında ise tanıtımlarda kullanmak üzere programın adına gönderme yapan “Ben Selda Bağcan, ben de ‘Ah Mazi’deyim,” cümlesini ona söyletmek istemiştim. Bir an tereddüt etmiş sonra da gülerek “Ben de ‘Ah Mazi’deyim ama ‘âtî’de olmayı tercih ederim,” deyivermişti. Manasını ancak yıllar sonra anlayacakmışım. Selda hakikaten mazide değil âtîdeymiş meğer. Geçmişte değil, gelecekte.


Müzik sektörünün ana yurtlarından birinde doğmamışsanız, yaşınız 20’yi geçmişse, dünya dillerinden birinde şarkı söylemiyorsanız, yaptığınız müzik popüler müzik normlarında değilse ve arkanızda dünya müziğini elinde tutan kartellerden birinin desteği yoksa dünya starı olmanın hayallerini kurmayın der pop müzik endüstrisinin yazılmamış kutsal kitabı. Şimdilerde bu beş kaideye bizim memleketten biri el yazısıyla altıncısını ekledi: “Şayet Selda Bağcan değilseniz.”


Olympia Konser Salonunda konuk solist olarak boy göstermek, Avrupa’da yaşayan Türklerin doldurduğu Gurbet Kervanı konserlerinde sahneye çıkmak, bilemediniz Eurovision’da birinci olmak filandı bizim Avrupa’yı müziğimizle fethetme hayallerimizin en uç noktası. Klasik müzik ve caz müzisyenlerimizi (bir de Tarkan’ı) tenzih edersek tabii. Bir Türk müzisyenin plakları dünyanın her yerinde satılacak, şarkıları ezber edilecek, dünya çapında festivallerde sahneye çıkacak, dünyanın en önemli müzik dergileri ve gazetelerinde hakkında övgü dolu yazılar yazılacak ve dahi “diva” unvanına layık görülecek deseler güler geçerdik. Hatta bu kişi Selda Bağcan olacak deseler “Yok artık!” bile diyebilirdik.


Çünkü biz “diva” kelimesinin karşılığını yıllar yılı hep genç (genç olmasa da öyle görünmeye ölümüne azmetmiş) ve güzel ve alımlı ve de çalımlı, tavus kuşu ihtişamında kadınlar sanmıştık. Çünkü biz Selda Bağcan’ı bir dönem (sırf söylediği şarkılar nedeniyle)yargılamış, hapiste yatırmış, dile kolay 20 yıl televizyona çıkmasını yasaklamış ama şimdilerde muktedir sofralarında baş köşelere kurulan “diva”mızın, ardında 12 Eylül yönetiminin mi yoksa bir gazino patronunun mu olduğunu asla bilemediğimiz yedi yıllık sahne yasağı kadar dert etmemiş, konuşmamıştık. Hadi itiraf edelim, biz Selda Bağcan’ın kıymetini yeterince bilememiştik. Gelin görün ki “eller” bilmişti işte.


Muğla’da doğan, öğrencilik yıllarını Ankara’da geçiren Selda Bağcan, 10 yaşında eline aldığı gitarıyla ilk şarkılarını kaydettiğinde henüz üniversite öğrencisidir. 1971 yılında piyasaya çıkan “Kâtip Arzuhalim Yaz Yare Böyle / Mahpushane İçinde Mermerden Direk” 45’liği ile bir anda ülke çapında tanınır. Dünyada Joan Baez fırtınası eserken Türkiye’de 1969 yılında Hümeyra, 1970 yılında ise Esin Afşar benzer bir biçimde tek bir gitar eşliğinde şarkılar söyleyerek ilk plaklarını yapmıştır. Ancak Selda’nın benzersiz sesiyle yarattığı etki çok başka olur ve hemen ardından gelen “Tatlı Dillim Güler Yüzlüm / Mahpushanelere Güneş Doğmuyor” 45’liği ile birlikte ilk iki 45’liğin satışı az görülmüş bir başarı kazandırır bu gencecik şarkıcıya.


1971-1975 yılları arası yayınlanan on yedi 45’lik plakla adını iyiden iyiye kabul ettirmiştir Selda Bağcan. Halk türküleri ve türkü formunda besteler seslendirir, müziği giderek tek bir gitardan, Anadolu-pop-‘rock’ üçgeninde zengin bir müzikal forma evrilir ve dönemin siyasal atmosferinde müzikle dile getirilen düşüncelerin yegâne seslerinden biri olarak şarkıları birer slogana dönüşür.


Aşkı anlatmak kadar doğaldır şarkılarda düşünceyi, hâli anlatmak. Oysa resmi ideolojinin güdümündeki TRT’de aynı günlerde Yasemin Kumral elinde Pembe Panter oyuncağıyla “Bim Bam Bom”u söyleyip kim bilir kaçıncı defa artık onun da bir sevgilisi olduğunu ilan ederken Doğu’da bebeklerin öldüğünü anlatan “Anayasso”yu söyletmezler Selda Bağcan’a. Plakları ve konserlerinde söyleyebilir sadece.


1976 yılında yayınlanan ve kendi adını taşıyan ilk 33’lük plağının, ‘âtî’de ona dünya starlığının kapılarını açacak plak olacağını kimse tahmin edemez o günlerde. Bu plak 2006 yılında İngiltere menşeli Finder Keepers Records firması tarafından tekrar basılacak ve albümden “İnce İnce Bir Kar Yağar” başta olmak üzere birçok şarkısı kısa sürede birer “hit” e dönüşecektir.


Aslında ‘70’lerin saykodelik müziğinin yeniden keşfedildiği 2000’lerden çok daha eskidir Selda Bağcan’a Türkiye dışında duyulan ilgi. Daha 1986 yılında Woomad Festivaline davet edilmiştir ama Türkiye’de pasaportuna el konulduğu için ancak bir yıl sonra, pasaportu tekrar verildiğinde gidebilir. Aynı yıl festivalin plağında yer alan şarkısı dünya radyolarında çalınmaya başlayınca Selda Bağcan ismi giderek tanınır hale gelir. 


Giderek artan ilginin yansımaları ise 2000’li yıllara kendini göstermeye başlayacaktır. Skate 2 adlı bilgisayar oyununda ve ardından Rap yıldızı Mos Def’in bir şarkısında “İnce İnce Bir Kar Yağar”ın kullanması, “Yuh Yuh”un, “Yaz Gazeteci”nin Türkçe halleriyle ezber edilmesi, Elijah Wood’un Selda hayranlığına dair o meşhur fotoğraf ve haberler, Times gazetesinin ‘dünya müziğinde yaşayan efsane ve tarihi kadın şarkıcılar’ listesine dâhil edilmesi, Selda’nın dünyanın farklı şehirlerinde festivalden festivale koşması, 2015 yılında Boom Pam ile birlikte sahne aldığı Le Guess Who festivalindeki performansının plak olarak yayınlanması…


İlk plağından bu yana yaptığı müziğin ve dünya görüşünün iktidarlarla uyuşmaması nedeniyle yaşadığı sıkıntılara rağmen, Türkiye’de müzik giderek daha kolay tüketilir bir metaya, bir cilalı imaj paketine dönüşüyorken o, 2000 yılında geçirdiği çok ciddi trafik kazasının travmatik ve fiziksel etkilerine de kafa tutarak tavizsiz ve müdanasız tavrıyla hiç ara vermeden, hiç yorulmadan, hiç de sitem etmeden, küsmeden, kırılmadan albüm yapmaya, konser vermeye devam etti, ediyor. Geçmişte yayınlanmış bütün kayıtlarının haklarını devralıp yıllar sonra onları dinleyicisine tekrar sunmakla kalmadı, 2015 yılında plak formatında da yayınlanan “40 Yılın 40 Şarkısı” albümüyle bir kez daha bu çok kıymetli müzikal geçmişin özetini çıkardı. Bu serinin ikinci albümü de bu yıl bitmeden yayınlanacak. Ama şimdi sırada çok başka bir proje var.


Türkiye ve dünyanın farklı ülkelerinden ‘dj’ler Selda Bağcan şarkılarını yeniden düzenlediler. İçlerinde David Guetta da var Bedük de.  İpek İpekçioğlu da var Doğukan Manço da. Önümüzdeki günlerde yayınlanacak albüm, niye “artık bizim de bir dünya starımız var” diyerek böbürlendiğimizi dosta düşmana bir kez daha gösterecek. Selda’nın neden “mazide değil, âtîde olduğunu da.

HAZİRAN 2017

13 Temmuz 2017 Perşembe

Sezenli Yıllarımız


(Temmuz 2015 tarihinde GZone dergisinde yayımlanmıştır.)

“Yok, artık bundan daha iyi bir şarkı sözü yazılamaz, bu son nokta!” dediğim ne çok şarkı sözü yazdı. Nasıl yazdı bilmiyorum. Şarkıcılığından, besteciliğinden filan çok daha önemliydi benim için şarkı sözü yazarlığı. Şarkı sözlerinde anlattıklarına yürekten inanıyordum çünkü. Bazen anlıyor ve o anladığım şeyin bir tek cümleye nasıl sığdırabildiğine hayret ediyor, bazen de içinden çıkmaya, anlamaya çalışıyordum. Bazen öğreniyordum. Bazen bilip de unuttuklarımı hatırlıyordum. Röportajlarını okuyordum sonra, izliyordum. Nasıl yaşar, ne yapar, ne yer, ne içer de böyle olurdu bir insan. Bu kadar bilge, bu kadar dilbaz?.. Bilmek marifet değildi tek başına çünkü. Bildiğini söyleyebilmek marifetti. Ve o marifet, her bilene nasip olmuyordu.


Hangi birini sayayım ki? “Dua” bir doruk noktasıdır mesela. Levent Yüksel’in söylediği “Kırık Telli”, Kenan Doğulu’nun söylediği “Eksik Hayatlar”, Erol Evgin’in söylediği “Seçilmiş Hayatlar”, sonra “Farkındayım”, “Memet”… Her biri ayrı ayrı birer doruk noktasıdır. Saymakla biter mi?


İşin aşk tarafı en kolay kopyalanabilecek tarafıydı. Herkes de öyle yaptı zaten. “Kor ateşler”, “yürek yangınları”, “koku”, “beden”, “ciğerin yanması” gibi kalıplardan onlarca, yüzlerce şarkı üretildi yıllar boyu. Hep söylerim; “Sen Ağlama” albümü tek başına Türk popuna yirmi yıldan fazla bir sürelik malzeme verdi. Hâlâ da vermeye devam ediyor. “Cover” yapılan şarkılarını saymıyorum ki “Gülümse” albümünün “cover” yapılmamış şarkısı kalmadı en basitinden. 


Eğlenceli, hınzır ve hatta komik sözler, deyimler, tamlamalar kullanmak da kolay kopyalanabilecek bir şeydi; onu da yaptılar. Ama ne yapılamadı biliyor musunuz? O derin bilgelik, o sahicilik, o yaşamışlık ve görmüşlük kopyalanamadı. Şarkı yazarken ona öykünen herkes işte tam orada çuvalladı kaldı. O yüzden onun gibi bir şarkı yazarı daha çıkmadı. O yüzden onun yazdığı şarkıların yeri ve değeri ayrı, ona mahsus kaldı. Çünkü başka kimsenin adı 
Sezen değildi; kimse onun kadar sezemiyordu hayatı, aşkı, dünyayı, yaşamayı…


O kadar çok şey yazılıp çizilmişti ki hakkında… Ben dâhil o kadar çok kimse kalem oynatmıştı Sezen Aksu’yu yazmak, anlatmak, tanımlamak için… Benden böyle bir yazı istenince ne yazabilirim diye düşünmeden edemedim. Son yıllarda pek röportaj vermemesini hem haklı hem de haksız buluyorum tam da bu yüzden. Bir taraftan hakkında bu kadar çok şey yazılıp çizilirken, kendini şarkılarıyla bu kadar açık ve net anlatmış birinin, o şarkılarının üzerine fazladan bir söz söylememek istememesini anlıyor ve kabul ediyorum. Bir taraftan da daha ondan öğrenecek çok şeyimiz olduğu kaygısıyla konuşsun, durmadan konuşsun, anlatsın istiyorum.


Konserlerinde çok konuşuyor mesela. Ben ona bayılıyorum. Oturup Youtube’dan sadece konser konuşmalarını izlediğim çok olmuştur. O, kendisi başta olmak üzere herkesle ama en çok da hayatla dalga geçişinde, o komikliğindeki serdengeçtilik, cesaret, yüz yüzelik hep iyi gelmiştir bana. “Böyle olmalı insan,” demişimdir. Bu kadar gönül gözü açık, bu kadar yürekli… 


Sahnede söylenen sözlerin ne kadarı şovdur, ne kadarı gerçektir diye düşünmemişimdir hiç, başkalarını izlerken düşündüğüm gibi. Muhtemelen herkes öyle ki aynı şarkıları bir daha bir daha dinlemenin, onunla birlikte söylemenin ötesinde, onun sohbetinden payını almak isteyenlerin de konser salonlarını doldurduğu bir sır değil. Eskisi kadar iyi şarkı söyleyemiyormuş, sesi yorgunmuş artık… Kimin umurunda? O anlatsın, biz dinleyelim, şarkıları bir ağızdan söyleriz nasılsa. Hepsini ezbere bilmiyor muyuz zaten?


1978 yılında gecelerden bir gece televizyonda “Serçe” albümünün reklamını görüşüm. Hani durağan reklamlar olurdu böyle, resmin üzerine konuşulurdu sadece. “Kusura Bakma”, “Olmaz Olsun”, “Seni Gidi Vurdumduymaz” şarkılarına zaten bayıldığım o kepçe kulaklı, kocaman dudaklı, ufak tefek genç kızın çift plaktan oluşan bu yeni “longplay”inin reklamını dedeme gösterip, onu bana almasını isteyişim… (Gişe memurluğu yaptığı Eminönü vapur iskelesinde hazır bir plakçı vardı zaten, ara sıra beni de yanında götürdüğünde, akşamları Üsküdar’a dönerken beni sevindirmek için istediğim bir 45’lik plağı alırdı. Bir kere de “longplay” alıversindi, ne olurdu?)


1981 yılında “Ağlamak Güzeldir” 33’lüğünü pilli pikabımda çevire çevire dinlerken, en çok “En Uzun Gece”nin içindeki ney solosuna ölüp bitmem, ertesi yıl çıkan “Firuze” 33’lüğünde de bu defa “Bazen”in başındaki ney solosunu aynı iştahla binlerce kez dinlemem… (Bir ortaokul öğrencisi için bu derin huşu hali ne mene bir şeydir, onu hâlâ anlamam.)


1984 yılında etrafımdaki yaşıtım hiçbir arkadaşım Türkçe pop dinlemezken, “Sen Ağlama” kasetinden bilmem kaç tane satın alıp her birine hediye etmem… (Dinlesinlerdi, sevsinlerdi, Michael Jacksonlar Madonnalar nereye kadardı?)


1991 yılında “Gülümse” albümünün ilanı gazetelerde çıktığı gün, benim okulda kalmam gerekirken, arkadaşımın belki bir kilometre uzaklıktaki kasetçiye gidip kaseti alıp bana getirmesini istemem, onun haliyle kabul etmeyişi ve benim o geceyi hezeyanlarla geçirip, ancak ertesi günü yeni Sezen kasetine kavuşabilmem… (Ankara’ya bir gün sonra gelmiş meğer; yani boşuna kıvranmışım.)


1993 yılında “Deli Kızın Türküsü” albümünün fon müziği olarak eşlik ettiği, evliliğimin ilk günleri… O günlerde deliler gibi dinlediğimiz “Kalbim Ege’de Kaldı”nın doğacak kızımıza Ege ismi vermemizin sebeplerinden biri oluşu…


Hepsini anlatmaya kalksam sayfalar dolar. Hani Sezenli Yıllar diye bir gösteri sahnelenecek ya bu yakınlarda, sadece bu ülkenin tarihinde değil aslında, her birimizin kişisel tarihinde uzun, upuzun Sezenli yıllar var. Kayıplarımıza, hüzünlerimize, kazançlarımıza, sevinçlerimize, aşklarımıza, anılarımıza, zaferlerimize, yenilgilerimize eşlik etmiş, onları daha sevilir, daha kabul edilir kılmış, kimi zaman güldürmüş, kimi zaman ağlatmış ama hep dibine kadar yaşatmış nice Sezen şarkısı var.



Doğum gününüz kutlu olsun Sezen Aksu. Sizinle aynı zaman diliminde bu hayattan geçmiş/geçiyor olmak hayatı daha heyecan verici, daha renkli, daha mutlu ve en önemlisi de daha anlaşılabilir ve katlanılabilir kıldı benim için. Biliyorum ki çok ama çok sayıda kişi için de böyle bu. Bunun farkında olsalar ya da olmasalar da… İyi ki doğdunuz.

HAZİRAN 2015

26 Haziran 2017 Pazartesi

Kenan Köfte Yedi mi?

KENAN DOĞULU HARBİYE AÇIK HAVA KONSERİ
21 HAZİRAN 2017


“Kenan Doğulu bile buradan yedi!” diye bağırıyordu seyyar köfteci. Hava çok güzeldi. Köfte kokuları da öyle. Konser bitmişti. Etraftaki bütün taksiciler uzak mesafeye götürecek müşteri arıyordu. Ancak bir konser kadar, bir film kadar, bir albüm, bir kitap kadar sürerdi hayatın sertliklerinden uzaklaşmanız. Sonra hoooop tekrar içine çekerdi sizi gerçekler. Taksicilerin “Bakırköy, Bostancı, Bakırköy!” köftecinin “Gel abi gel, Kenan Doğulu bile buradan yedi!” nidaları gibi.


Geçen yaz caz albümünün konserinde izlemiştim Kenan Doğulu’yu. Bu yaz bir de pop halini görmek istedim. Son birkaç yıldır, ‘90’lardan bu yana yaptıklarının üzerine daha iyilerini, daha olgunlarını koyarak yoluna devam kaç şarkıcımız, müzisyenimiz var ki? Tam da yeni yeni albümler çıkmışken üst üste, bu soruyu daha sık soruyor olmuşken... Sağdan say, soldan say hesap aynıyken… (Ve evet, benim başka derdim yok iken.)


Konserden sonra eve bir geldik ki Kenan Doğulu Twitter’da “trend topic” olmuş. Neden? Çünkü Kenan konserde düştü. Oraya sonra geleceğim ama konserde Kenan’ın düşmesinin dışında haber değeri taşıyan ne vardı, hemen ilk ağızda onları sıralayayım…

İlk yarı ve ikinci yarı için görkemli açılışlar, sahneye gidip gelen farklı müzisyenler, hangi şarkının hangi dakikasında yapılacağı milimetrik hesaplanmış görsel sürprizler… Patlayan havai fişekler, çıkan ateşler, dumanlar, sisler, uçuşan konfetiler, “video-wall” görselleri… İyi düşünülmüş ve çalışılmış bir repertuar sıralaması, zımba gibi çalan bir orkestra, taş gibi şarkı söyleyen bir şarkıcı…


Bütün bunları topladığınız zaman izlediğimiz konser Kenan’ın düşmesiyle ya da ne bileyim konseri izlemeye gelen ünlüler nedeniyle filan konuşulacak bir konser değildi. Ama tabii bir pop yıldızının sahnede düşmesi dünyanın her yerinde haber değeri taşır, bunu da bilmiyor değilim ki yapacak bir şey yok.


Zubizu sponsorluğunda Atlantis Yapım organizasyonuyla gerçekleşen konser, orkestranın girişi ve peşi sıra gece boyu vokalde Kenan’a eşlik edecek üç solistten biri olan Sibel Gürsoy’un tüyleri diken diken eden vokaliyle başladı. Hemen ardından Kenan sahnenin geri ortasındaki platformun üstünde elinde gitarıyla belirdi ve bu albüm kapak fotoğrafı misali tablo, şarkı söylemeye başlamasıyla birlikte ete kemiğe büründü. Açılış şarkısı “Susma” idi. Şarkı boyunca orkestraya eşlik eden bendir grubu da açılışa hem ses hem de görüntü olarak ihtişam kattı.


Peşi sıra iki “hit” şarkısıyla ateşi harladı Kenan: “Ben Senin Her Şeyinim” ve “Yaparım Bilirsin”. Ardından da en yeni şarkısı “İlk Adımı Sen At” geldi. Kenan’ın bu yeni şarkısını ne kadar sevdiği anlaşılabiliyordu gözlerinden, coşkusundan. Şarkı yazanlar için en iyi şarkı genellikle en son yazılandır ama bu şarkı gerçekten iyi. Seyirciden gördüğü karşılık da çoktan kulaklara yer ettiğini gösterdi zaten.


İlk şarkıların arasında yaptığı hoş geldiniz konuşmasında Harbiye’nin kendisi için ne kadar önemli ve özel olduğundan bahsetti. Nedenini biraz sonra öğrenecektik. Şimdi sırada en sevilen yavaş şarkılarından oluşan bir seçki vardı: “Bir İleri İki Geri”, “Kurşun Adres Sormaz ki”, “Rica”, “Aşka Türlü Şeyler”, “Ara Beni Lütfen” ve “Baş Harfi Ben” bu sekansta kısa kısa ardı ardına geldi. Külliyat kallavi olunca böyle bir formül bulmuş, az zamana çok şarkı sığdırmak için repertuarı bu şekilde (Kenan’ın deyimiyle) “projelendirmiş”lerdi. İyi de oldu. Sıralama, bağlantılar ve geçişler iyi planlanınca su gibi akıp gitti bu bundan sonraki “medley”ler nitekim.

Bu arada “Baş Harfi Ben”in “rock” formundaki konser düzenlemesi bir şekilde bir Kenan albümünde ya da teklisinde kullanılmalı, konserde kalmamalı çünkü çok iyiydi diye not düşeyim de dinleyemeyenler azıcık merak etsin.


Sonra “Rüzgâr”la devam etti konsere Kenan. Ve ardından Açık Hava anısını anlattı. 15 yaşındaymış. Kültür Koleji orkestrası olarak Milliyet Liselerarası Müzik Yarışmasında dereceye girmişler. O yıl dereceye giren grupların yer aldığı bir Açık Hava konseri yapılmış ve Kenan, Açık Hava’da ilk kez o gece sahneye çıkmış.


Geçen yıl da yazmıştım. Bazı binalar, mekânlar, artık işlevlerini yitirseler, eskisi gibi kullanılmıyor olsalar bile (ki Açık Hava öyle değil) sadece durdukları yerde, varlıkları ve değişmemiş, değiştirilmemiş görüntüleri ile bir şehrin, bir ülkenin, bir toplumun ortak hafızasında, tarihinde, anılarında yer ederler. Aradan yıllar geçse de onların orada duruyor olmaları güven vericidir her şeyden önce. Ve bir şehrin, bir ülkenin, bir toplumun kimliğinin tescili, belki de garantisidirler. Ancak kimliksizleşmeye başlamış toplumlarda onları yok etme, yıkma, yenileme eğilimi görülür. Bizdeki gibi yani…


Çocukluğumda, Ajda’nın o meşhur Süper Star konser serisi var iken Açık Hava’da, sadece yanından geçerken bile “Bu Akşam burada Ajda Pekkan şarkı söyleyecek,” diye içim titreyerek baktığım o taş duvarlarının yerine ne koysalar şimdi aynı yere dokunmayacak kalbimde, anılarımda, geçmişimde. Kenan Açık Hava’da her konser verdiğinde 15 yaşındaki Kenan’ı görecek orada. Ama ne yazık ki bu ve buna benzer nice mekânın, binanın kaderi oralarda hiç anısı olmamışların, yanından geçerken hiç içi titrememişlerin elinde nicedir. Tabii ki Kenan bu yazdıklarımı sahnede söyleyemezdi doğal olarak ama ben ilave edeyim dedim.


Aslında Kenan’ın bu anısını anlatmasının bir sebebi daha vardı çünkü sahneye bir konuk müzisyen davet edecekti hemen peşinden. 11 yaşında bir müzisyen: Hakan Başar. Hakan takım elbisesi ve olanca sevimliliği ile gelip piyanonun başına kuruldu ve kısa bir solo geçti önce. Ardından da sahneye Ferit Odman, Ozan Musluoğlu ve Tolga Bilgin geldi. Kenan Doğulu’nun sahnesinde, dünyaca tanınmış usta müzisyenlerle birlikte Kenan’a eşlik etmek 11 yaşında bir çocuk için öyle kocaman bir gurur ve o kadar izi silinmeyecek bir anı ki, benim o yaşlarda Ajda afişlerine filan bakıp iç geçirmemin lafı bile edilmez.


Bu şahane dörtlüyle birlikte caz albümün tek yeni ve en caz şarkısı “İhtimal”i seslendirdi Kenan. Ardındansa bu defa sahneye Bade Karakoç’u davet etti. O Ses Çocuklar yarışmasında da birinci olmuş Bade. Hiç izlememiş, duymamış olmak benim ayıbım. Genç kızlığa yeni yeni adım atan bir kız çocuğu Bade ama nasıl büyük bir ses, nasıl iyi şarkı söylüyor, inanılmaz. Öyle ki Kenan bile gözlerini sildi Bade’nin şarkısı sonrası.


Övgüde de yergide de ifrada kaçılmasından haz etmem ama gel de kaçma. Sen Kenan Doğulu olacaksın, yılda iki bilemedin üç Açık Hava konseri yapacaksın ve bir konserin iki saatlik zamanı içinde genç yetenekleri lanse etmeye zaman ayıracaksın. Kusura bakmayın da pek öyle her starım diyenin harcı değil böyle şeyler. Vokalistinin, enstrümanistinin bile adını anlamaya zaman ayırmayanlar var sahnede.

Sahneden alkışlar içinde uğurladığı Bade’nin arkasından “Ne güzel değil mi? Bu yaşında ne kadar güçlü. Ben ayakları üzerinde duran, güçlü kadınları seviyorum,” diyerek “dünyayı tersyüz eden kadın”ın şarkısına, “Sorma”ya geçti Kenan. “Aşk İle Yap” ise ilk yarının final şarkısı oldu.


Konserin ikinci yarısı yine orkestranın gümbür gümbür girişiyle “Sımsıkı Sıkı Sıkı” ile başladı. Ardından da “Tak Etti Canıma” ve “Tek Kürekçim”le ‘90’lı yıllarda gezinmeye devam etti Kenan. Sonra yine yavaş şarkılardan oluşan ikinci bir sekans başladı. Ardı ardına “Olmaz”, “En Kıymetlim” ve “Dön Gel” söylendi bu bölümde. Ardından ise sahneden seyirci sıralarına doğru uzanan merdivenin başında oturup sadece gitarıyla çalıp söylemeye başladı Kenan. Bunu geçen sene de yapmıştı. Bu akustik bölümde ise “Aşkım Aşkım”, “Aklım Karıştı”, “Bal Gibi” ve “Tencere Kapak” vardı ki şarkıların hepsine seyirci de var gücüyle eşlik etti.


İşte o dakikaya kadar kusursuz bir akış ve performansla devam eden konserin talihsiz anları da bundan sonra yaşandı. Geçen seneki konserinde Kenan Doğulu’nun sahnesinde sürpriz bir evlilik teklifi yapılmış ve epeyce de coşku yaratmıştı. Bu sene de benzer bir sahne yaşanacaktı. Kenan’ın sahneye davet ettiği genç “Kandırdım”dan bir kuble söyledi sonra kız arkadaşını sahneye çağırdı. Kenan da onları biraz daha ortaya bir yere almaya çalışırken geri geri iki üç adım attı. Ne yazık ki tam da arkasında, sahne üzerindeki iki derin çukurdan biri vardı.


Açık Hava’da sahne önündeki orkestra çukuru kimi konserlerde açık bırakılıyor, kimilerinde kapatılarak sahne genişletiliyor. Aslında bu konserde de kapatılmış, ancak iki boşluk bırakılmıştı. Bu boşluklara sis ve ateş çıkaran cihazlar yerleştirilmiş ve konser boyunca da kullanılmıştı. Kenan da konserin başından beri oradan oraya gidip geliyor, dans ediyor, o çukurların etrafında dolanıyordu. Elbette temkinliydi ama o anın heyecanıyla olsa gerek, bir an boş bulunmuştu işte.


Hiç basit bir düşme değildi. Zira konser sonrasında sahne sökülürken de gördük ki epeyce derindi çukur ve zemin betondu. Orada duran cihazlar da cabası. Çok ciddi şeyler olabilirdi. Seyircilerden çığlıklar yükseldi, orkestra sustu. Beren Saat kulisten sahneye fırladı can havliyle. Biri onu tutmaya çalıştı, kolunu hışımla kurtarıp çukura doğru yöneldi. Sadece seyirciydik, öylece bakakaldık. Ne yapılır bilemedik. Zaten görevliler hemen sahnenin altına koşup aldılar Kenan’ı, yan merdivenlerden çıkarıp kulis kapısından içeri soktular. İki dakika ya geçti ya geçmedi, “İyiyim iyiyim bir şeyim yok” diyerek, elinde mikrofonuyla sahnedeydi Kenan.


Dedim ya, basit bir ayak kayması, dans ederken düşme filan olsa güler geçer, komiğini çıkarırdık ama hiç de öyle değildi ve şahsen ben Kenan kadar soğukkanlı olamadım ve konserin geri kalanını asabım bozuk geçirdim. Şarkılara değil, Kenan’a odaklandım. Muhakkak ki canı yanıyor ama zerre belli etmiyor, bir şey olmamış gibi devam ediyordu. Profesyonellik böyle bir şeydi. Daha fazla alkışladım her şarkıdan sonra.

Tabii bu arada Kenan’ın tekrar sahneye çıkması ile evlilik teklifi tamamlandı ve ardından “Gelinim”le konser devam etti. “Çakkıdı” çalmaya başlayınca da seyirci kaldığı yerden eğlenmeye, şarkı söylemeye devam etti.


Sonra Tahribad-ı İsyan’ı sahneye davet etti Kenan. Bu üç çakı gibi gençten oluşan bu “rap” grubunun ilk albümüne prodüktör olarak imza atmıştı birkaç ay önce. “Rap” müziğin doğduğu yerden, sokaktan yetişmiş ve henüz çok genç yaştaki bu çocukları desteklemesi boşuna değildi zira “rap”e yakın mesafede olmama rağmen albümü dinlediğim zaman şarkılarında söylediklerine, kendilerini ifade ediş biçimlerine, kendilerince felsefelerine filan ben bile hayran olmuştum. Ne var ki konserde seslendirdikleri tek şarkı, “Hamam” dinleyici tarafından pek anlaşılamadı zira ya orkestra fazla “forte” çaldı ya çocuklar mikrofonları fazla yakın kullandılar bilmiyorum, söyledikleri seçilmiyordu.


Tahribad-ı İsyan’ın ardından Konser “Şans Meleğim” ile devam etti. Sonra bu defa konser boyunca kendisine vokal yapan solistleri yanına çağırdı ve “Harika”yı onlarla birlikte söyledi. Yani albümdeki Ajda Pekkan’ın yerini konserde Sibel Gürsoy, Tuba Önal ve Sinem Yalçınkaya aldı. Üçü de şahane sesler zaten ve üçü de kendi başına birer solist aslında. Hâl böyle olunca da o benim pek de sevmediğim “Harika” başka türlü güzel oldu sahnede.

video

Ardından “Doktor”, “Bunlar da Geçer”, “Kız Sana Hayran” ve “Güzeller İçinden” geldi. Yani anlayacağız eğlence dozu arttı, tempo iyiden iyiye yükseldi, halaylar çekildi, göbekler atıldı. Ama konser burada bitmedi. “Aşk Kokusu” ve Kenan’ın artık klasiklerinden biri olmuş “Tutamıyorum Zamanı” ile gelecekti final. Ya da final değil de “bis” öncesi diyelim.


Bu sene konserlerde yeni bir şey fark ettim. “Bir daha bir daha” tezahüratının modası mı geçti nedir?.. Ya da tempolu alkışın?.. Sahneden inmiş şarkıcıyı geri çağırmak için bunlar yapılırdı oysa. Ama şimdilerde herkes bir ıslık tutturmuş gidiyor. Benim bildiğim ıslık iyi bir manaya gelmez oysa. Daha ziyade protesto anlamı taşır, hatta yuhalamanın kibarcasıdır. Nereden çıktı bu ıslıkla beğeni ifade etmek bilmem.

Neyse ki Kenan geri geldi. Puantiyeli gitarıyla “Pamuk”u çaldı söyledi ve ardından da “Kalp Kalbe Karşı” ile konseri bu kez gerçekten bitirdi.


Ne kadar profesyonel davranmış olsa da etkilenmişti tabii düşmeden. Yüzüne bir bulut inmişti bir süre. Konserin sonuna doğru onu da sildi attı. O kadarcık morali bozulduysa o da can acısından çok güzel giden bir konserin bu talihsizlikle sekteye uğraması nedeni ileydi muhtemelen. Anlayabiliyordum o hayal kırıklığını. Yine de gösteri nasıl devam edere yakından şahit olmuştuk biz seyredenler. Önünde şapka çıkarsak yeriydi.


Açık Hava her yıl nelere nelere şahit oluyor. Kimisi bir bar sahnesinden ya da bir ekstra sahnesinden farksız kullanıyor o sahneyi, kimisi ise kendini ispat ve de el âleme nispet meydanı olarak. Açık Hava’yı Kenan Doğulu kadar bilinçli ve doğru kullanana ise çok az denk geliyoruz. Ne kendini ispata, âleme nispete ihtiyacı var çünkü ne de bir ekstra programı ya da ücretsiz belediye konseri kurgusunu Açık Hava’ya taşıyacak kadar özensiz. Bir de yazının başında bahsettiğim gerçek var. Yani yıllardır ördüğü duvara sırtını yaslayıp rahata ermek varken hâlâ üzerine birkaç taş daha koymaya çabalaması.


Tam bu noktada alkışlar artarak sürer ve Açık Hava tamamen boşalana dek devam eder. Dışarı çıkarız ve mırıldandığımız Kenan şarkılarına köftecinin sesi karışır: “Kenan Doğulu bile buradan yedi!”  


Peki Kenan sahiden o gece o köfteciden köfte yemiş miydi? İnanın bilmiyorum zira konserden sonra kulise girmedim. Hem zaten yeterince kalabalıktı hem de Kenan'ı görseydim "Ah ne fena düştün öyle, ölümü öp bir doktora görün," filan deyip anca düzelmiş moralini oracıkta yeniden bozmam ihtimal dahilindeydi ki bunu istemezdim. Ama çok merak ediyorsanız bir ara sorup öğrenir, size de söylerim.

video

HAZİRAN 2017