Bu Blogda Ara

Nilüfer Röportajı

"BU ALBÜM BANA DA MORAL OLSUN"


(Milliyet Sanat dergisi Haziran 2015 sayısında yayımlanmıştır. Burada yayımlanan röportaj, dergide yayımlanmayan bölümleri de içermektedir.)

Son dört yılda eski şarkılarının ‘rock’ konseptli düetlerinden oluşan iki albüm yapan Nilüfer, uzun bir zaman aradan sonra, 13 yeni şarkıdan oluşan yeni albümü “Kendi Cennetim” ile karşımıza çıktı. Geçtiğimiz günlerde DMC etiketiyle piyasaya sürülen yeni albümünü ve geçmişten bugüne Nilüfer’i konuşmak için Nilüfer’le Beykoz’daki evinde bir araya geldik.


Resmi röportaj diline tam burada bir parantez açıp bir şeyler anlatmam lazım. Açıkçası biraz çekinerek, çokça da heyecan duyarak gittim ben Nilüfer'e o gün. Heyecan duyuyordum; çünkü şaka maka çocukluğumdan beri plakları pikabımda dönmüş, şarkılarıyla beni hep derinden etkilemiş, kendini hiç sezdirmeden sevdirmiş, ülke müzik tarihine de adını kocaman harflerle yazdırmış, kocaman bir starla konuşmaya gidiyordum. Çekiniyordum; çünkü onu hep az konuşan, ketum ve epeyce de mesafeli biri olarak tanıyordum. Sormak istediğim çok şey vardı, özellikle de Kayahan konusunda ama bazı konuda hiç konuşmak da istemeyebilirdi ve birçok sorunun üzerini çizebilirdim. 

Ama ne oldu biliyor musunuz? Son derece güler yüzlü, son derece sıcakkanlı bir Nilüfer'le tanıştım o gün. Yapay değildi üstelik. Her haliyle samimiydi. Şarkıları bana tek tek dinletir, kimi kez dayanamayıp eşlik eder, duyduğu coşkuyu gizleme gereği duymazken... Zor günlerinden bahsettiğinde gözleri dolar, içinden geçenleri sakınmadan dile dökerken... Kayahan'la dostluğunu ve küslüğünü, Sezen Aksu'yla rekabetini daha önce hiç duymadığım kadar detaylı anlatır, adeta itiraf ederken... Yeri geldiğinde kahkahalar atar, kendiyle dalga geçerken... Diyette olduğu halde ikram için çıkarılan pastalardan aşırırken, ortalıkta dolanan kedilerini bir anne şefkatiyle severken... 

Sözün özü, bir yandan bana "siz" diye hitap etmesini yadırgayadururken (öyle ya, kırk yıllık ahbap bellediklerimdendi; nasıl olur da "siz "olabilirdim?) bir yandan da Nilüfer'le aslında sahiden ilk defa tanıştığımı fark ettim o gün. Bunları siz de bilin istedim. Hadi şimdi buyurun siz de tanışın.


YAVUZ HAKAN TOK: Bu albümde adını ilk kez duyduğumuz besteciler de var. Öncelikle oradan başlayalım isterseniz.

NİLÜFER: Benim aklıma böyle bir şey geldi. İnternet sitemizde bir ilan yayınladık. Yüzlerce şarkı geldi, hepsini terk tek dinledim. Maalesef büyük bir kısmı iyi değildi. Amatör bestecilerin daha çok çalışmaları gerekiyor. Beste yapmanın ve söz yazmanın kolay bir şey olduğunu zannediyorlar. Halbuki dünyanın en zor işlerinden bir tanesi. Bu albümde o dinlediğimiz şarkılardan sadece ikisini kullandık ama aslına bakarsanız benim bir kenara ayırdığım, güzel bulduğum ama tarzı bana uygun olmayan başka şarkılar da var. Dursun bir kenarda bu şarkılar dedim. Hatta bir tanesi Türk müziği tarzındaydı, Samsun Demir’e dinlettim. Muazzez Ersoy’a gitti mesela o şarkı albümünün çıkış şarkısı oldu.


YHT: Bir Nilüfer albümünde ilk kez hem Sezen Aksu, hem de Nazan Öncel isimlerini görüyoruz.

NİLÜFER: Evet, iki şahane kadın! Geçen gün bir gazete “Nilüfer bile Sezen’lendi” diye başlık atılmış. Hem Sezen’e haksızlık, hem bana. Böyle bir bakış açısı olabilir mi? Ben bugüne dek hiç Sezen Aksu şarkısı söylemedim, doğru. Çünkü Sezen yıllarca Onno Tunç’la çalıştı. Onlar bir ekiptiler. Ben yıllarca Kayahan’la çalıştım. Biz ayrı bir ekiptik. Aramızda tatlı bir rekabet vardı. Ben bayılıyordum Sezen’in yaptığı şarkılara, hep de derdim bunu ve bir gün mutlaka Sezen şarkısı söyleyecektim zaten.   


YHT: Sezen Aksu bunu eskiden beri istemiş de Nilüfer nedense kaçmış gibi bir düşünce var bende. Doğru mudur bu?

NİLÜFER: Ben biraz mesafeli duran bir insanımdır. Sezen de benim tam tersim, biliyorsunuz; yakınlaşmayı seven, sıcakkanlı bir insandır. Fakat yıllar içerisinde o da, ben de birçok şey yaşadık, hastalıklar geçirdik. Bütün bu yaşadıklarımız bizi birbirimize çok yaklaştırdı. Kaç yıl sonra aslında şimdi çok yakın ve samimiyiz. Gerçekten birbirimize dost olduğumuzu hissettik. Onun zor günlerinde ben yanında oldum, ben hastalandığımda o beni hiç yalnız bırakmadı, kemoterapi tedavisi olurken hep benim yanımdaydı. O dönemde “Sezenciğim yeni yapacağım albümde senden şarkı istiyorum,” dedim. O da “Senin sesinden şarkımı duymak beni çok mutlu eder,” dedi.


YHT: Ya Nazan Öncel?

NİLÜFER: Nazan’la aslında 2006 yılında, “Karar Verdim” albümünü yaparken konuşmuştum. Ama o zaman kısmet olmadı; buluşamadık, görüşemedik. Şimdi zamanıymış. Bu albüm için çalışmaya başladığımda Nazan’ın evine gittim. Üç şarkı dinletti bana, “Nokta”yı çok sevdim. Daha sonra “Bir şarkı daha var,” diye aradı beni. Onu da çok beğendim. “Bu Tarafa” adlı şarkı albüme son girenlerden biri oldu. 


YHT: Yine çok önemli bir başka isim, Şehrazat ve ”Böyle Ayrılık Olmaz”, “Haram Geceler” gibi hit şarkılarınızın bestecisi Adnan Ergil de  var bu albümde.

NİLÜFER: Şehrazat benim eskiden beri çalıştığım bir besteci ve çok yakın dostum. “Elimden Gelen Bu Kadardı” adını taşıyan, şahane bir şarkısı var bu albümde. Adnan Ergil de benim yıllardır vazgeçemediğim bestecilerden biri, evet.  Onun da “Vefa” adlı şarkısını söyledim. Adnan’ın en iyi şarkılarını hep ben söyledim galiba. “Öldürürüm seni, önce bana dinleteceksin,” diyorum çünkü. (Gülüyor)


YHT: Albümü kaydederken zor günler geçirdiğinizi biliyorum.

NİLÜFER: Evet, özellikle son dönemleri çok zor geçti benim için. Kayahan’ın hastalığı, hastane faslı… Hastaneden çıkıyordum, stüdyoya girip şarkı söylüyordum. Çok zorladım kendimi. Ben hâlâ inanamıyorum Kayahan’ın öldüğüne. Bir yıl önce annemi kaybettim. Ben annemin cenazesinde bu kadar ağlamadım.  Annem çok yaşlı ve çok hastaydı. Ölüm onun için bir kurtuluştu aslında, huzura kavuştuğunu düşünmüştüm. Çok çekti çünkü. Ama Kayahan öyle değildi. Çok gençti daha. Hayatta yapmak istediği, yaşaması gereken çok şey vardı. Hayatı çalışarak geçti, hâlâ da çalışıyordu.


YHT: Yeri gelmişken, şu meseleyi bir netleştirelim mi? Herkes bir şeyler söyledi ama… Siz tam olarak neden küsmüştünüz Kayahan’la?

NİLÜFER: Birçok insan o zaman onun yanlış yaptığını söyledi. Bazı insanlar, ben telif ödemiyorum da Kayahan onun için şarkıları yasakladı diye beni suçladı. Aslına bakacak olursanız, her ikimiz de para için böyle şeyler yapacak insanlar değildik. Onun bu kararının, benim onun kararına karşı gösterdiğim direnişin altında, yakın dost olmamız, birbirimize çok güvenmemiz ve ikimizin de birbirine karşı hissettiği müthiş bir hayal kırıklığı var. Fazla duygusal olmanın verdiği o inatlaşma, gurur... Onun basında çıkan bazı laflarına ben çok gurur yaptım, kabul edemedim, ondan sonra ben delirdim, bu defa ben bir şey söyledim filan... 


Maalesef o, biraz da sanatçılara mahsus olan eserekli ve alıngan ruh halimizden kaynaklanan bir şeydi. Yoksa elbette Kayahan için de asıl sorun, alacağı para değildi. Kaç yıl görüşmedik. Fakat onu kaybettiğimde şunu iyice hissettim ki, görüşmediğimiz dönem de dâhil olmak üzere, hayatımın otuz beş yılında onun çok büyük etkisi var. Üzerimde en çok etkisi olan insanmış Kayahan. Çok kızdığım, kırıldığım, üzüldüğüm zamanlar oldu. O da çok üzüldü, kırıldı biliyorum. Biz görüşmüyorken arada bir söylerdi ya “Biz Nilüfer’i severiz,” diye… Öyle demeçler veriyordu. Fakat işte gelgelelim oldu öyle bir şey. Ama en azından bu son dönemde tüm bunları bir şekilde aştık.

YHT: Bu konuda bir pişmanlığınız var mı?

NİLÜFER: Hayır, koşullar onu getirdi çünkü. İnsanız… Üstelik biz biraz daha fazla duygularımızla hareket eden insanlarız. Maalesef takıntılarımız, marazi ruh hallerimiz var.


YHT: Biz sizi yıllar sonra ilk kez 14 Şubat konserinde yan yana gördük. Ne zaman barışmıştınız?

NİLÜFER: Ben onun rahatsız olduğunu duyduğum an aradım ve işin çok ciddi olduğunu gördüm, fark ettim. Hemen o gün de evine gittim. Çok yakın oturuyoruz zaten. Ben hastalandığım zaman da o gelmişti. Beni her gün aradı, sordu. Vardır ya hani, birbirini seven ama gurur yapan... Bazen anne baba ve evlatlar arasında bile oluyor. Hayatımda başka hiç kimseyle böyle bir küslük yaşamadım ben. Kendimi yıllar içinde tahlil ettiğimde şunu gördüm; ben kendimi korumak amacıyla insanlara karşı mesafeli durmuşum hep. Çok samimi olmayayım, benim zaaflarımı öğrenmesinler… Bilmiyorum neden. Tek çocuk olmamdan mı, yoksa çok küçük yaşta şöhret sahibi olmam mı… Kendime bir kalkan oluşturmuşum.


YHT: Baskın bir anne figürünün de etkisi olabilir mi?

NİLÜFER: Evet, baskın bir anneydi ama ben de baskın bir çocuktum. Ona boyun eğen bir çocuk olmadım hiç, kendi kararlarımı kendim verdim. 15 yaşında ses yarışmasına katılmaya kendim karar verdim mesela. Ama Kayahan’a karşı bütün kalelerimi, bütün duvarlarımı yıkmış, bütün kalkanlarımı kaldırmıştım. Öyle bir ilişkimiz vardı bizim onunla. Ben onun bütün zaaflarını biliyordum, o da benim. Yakın dostluklarda hakikaten böyle saçma kırgınlıklar olabiliyormuş demek ki.


YHT: Peki şu “tatlı” rekabet meselesine dönelim tekrar. O en üretken olduğunuz dönemde, mesela Sezen Aksu’nun albümü çıkınca alıp, ne yapmış rakip ekip diye dinler miydiniz telaşla?

NİLÜFER: Hemen alırdım tabii, almaz mıyım? (Gülüyor.) Mesela “Hadi Bakalım”ı dinlediğimde moralim bozulmuştu. Dedim ki “Eyvah, bu şarkı gol!” Ama kalmadı galiba böyle heyecanlarım artık.


YHT: Bir de Sezen Aksu’nun Onno Tunç’la ayrılmasının ardından sizin 1984’te birlikte bir albüm yaptığınız Onno Tunç’la yeniden çalışmaya başlamanız var. “Şov Yapma” şarkısının Sezen Aksu’ya gönderme yaptığını duymuştum ben. Öyle mi sahiden?

NİLÜFER: Yok hayır. Hiç öyle bir şey yok. Sözler yazılırken Sezen’in hiç konusu geçmedi. Hatta şarkının nakaratı bir türlü bulunamamıştı. Bir gece Onno aradı beni, “Buldum!” dedi. O zamanki siyasi liderler televizyonda karşılıklı tartışıyorlarmış. Galiba Erbakan orada “şov yapma” lafını kullanmış. Şarkının nakaratı oradan çıktı. Ama sözler Aysel Gürel’in tabii, biz müdahale ediyorduk arada. Aysel müthiş bir kadındı, müthiş bir zekâydı. Mükemmel bir insandı. O kendine biçtiği “Deli Aysel” elbisesi tamamen bir kılıftı. O da o kötü hastalığa yakalandı. Hiç bakmazdı ki kendine. Çok sigara içerdi. Sadece kurabiyeyle beslenirdi. “Kurabiye canavarı” koymuştum adını. Kendine baksaydı, daha 100 yaşına kadar yaşardı, çok yazık oldu. Onno’ya da çok yazık oldu... Artık hangi birine üzüleceğimi şaşırdım. Ama Kayahan öyle bir yara açtı ki… Cenazeden sonra uzun bir süre radyolarda filan şarkıları çaldığında kanalı değiştiriyordum. Çünkü o şarkıları nasıl yaptığını, nasıl kanını akıttığını biliyordum.


YHT: Cenaze töreninde ben bugüne dek hiç görmediğim bir Nilüfer gördüm. Acısını bütün gerçekliğiyle yaşayan bir Nilüfer…  

NİLÜFER: Cemal Reşit Rey’deki törende helallik alındı, arkasından şarkısı girdi. Ben orada dağıldım. Kendimi çok kontrol edebilen bir insanım aslında. Sonra cenazede bir kez daha dağıldım.


YHT: O son konsere dönelim. Sizce Kayahan onun son konseri olduğunu biliyor muydu?

NİLÜFER: Bence biliyordu. Akıllı bir adamdı. İnanılmaz bir cesaret ve dirayetle mücadele etti. Çok sağlam durdu. Konsere çıkmadan dört beş gün evvel bir operasyon geçirdi. On gün içinde üç kere anestesi aldı. Dopinglerle çıktı o gün sahneye. Bir mucizedir. Başkası olsa asla yapamazdı. Hem dinleyicisiyle helalleşmek, hem de benimle birlikte o sahneye çıkmak istiyordu.


YHT: Nilüfer’i ilk kez 1972 yılında tanıdık biz. Altın Ses Yarışmasına katılmanız ise birkaç yıl öncesi… Şimdi dönüp baktığınızda, o günlere geri dönme imkanınız olsa, öyle davranmazdım da böyle davranırdım dediğiniz şeyler oluyor mu?

NİLÜFER: Hayır. O kadar doğal bir şekilde ve yaşıma başıma göre de o kadar akıllı davranmışım ki… Mesela gerçekten müziğe değer veren, kaliteye önem veren bir şirketle çalışmışım altı yıl boyunca. İşe öyle başlamışım. O dönemde bana başka şirketlerden çok büyük paralar da teklif edildi. Hani işte bir genç kızın hoşuna gidebilecek şeyler. Üstü açık spor arabalar… Ben onların hiç birini önemsemedim. Gittim, görüştüm. Üstelik tek başıma... Yatmadı kafama ama, kabul etmedim. Şu anda 19-20 yaşında şarkı söyleyen gençlere baktığımda çok daha profesyonelce davrandıklarını görüyorum. Giyimleri, kuşamları, davranışları… Ben çok amatördüm. Şarkı söylüyordum sadece. Ama tabii beğenmediğim bir şarkı getirdiklerinde, “Ben bunu söylememeyim,” de diyebiliyordum.


YHT: Kayahan, Onno Tunç, Nino Varon gibi bir yanıyla da zor isimlerle çalıştınız. Ne kadar hayır diyebiliyordunuz?

NİLÜFER: Ben her zaman herkese hayır diyebiliyordum. 17 yaşındayken de diyebiliyordum. Allah’tan çalıştığım insanlarla kafalarımız çok uydu. Ama mesela “Dünya Dönüyor”u hiç sevmemiştim. Çünkü ben evde İtalyanca şarkılar filan dinliyordum, öyle şeyler seviyordum. O şarkıyı bana zorla söylettiler. İyi ki de söyletmişler diyorum şimdi. Tabii Nino Varon bu işi son derece iyi bilen bir adamdı. Haftanın üç günü plak şirketine giderdim ben. Yeni plaklar gelirdi Avrupa’dan, onları dinlerdik birlikte.


YHT: '80’lerde alaturka ve arabesk şarkılar da söylediniz. Genç kız Nilüfer, genç bir kadına, biraz daha hüzünlü bir havaya büründü sanki.

NİLÜFER: O dönemde genel olarak pop müzikten uzaklaşma vardı. Satışlarda düşmeler olmuştu. Ben Grunberg’den ayrılıp Yavuz Plak’la anlaşmıştım. O zamanki eşim Yeşil Giresunlu prodüktörümdü aynı zamanda. Böyle bir fikir doğdu. Nilüfer ’79 çok ilgi görünce, plak şirketi ikincisini de yapmak istedi, Sonra Nilüfer’80’i yaptık. Zaten o günlerde herkes Türk müziği söyler olmuştu. Öyle bir dönem geçirdik. Pop müziğin can çekiştiği bir dönemdi.


YHT: Derken Kayahan’la nasıl tanıştınız ve yeni bir sayfa açıldı hayatınızda.

NİLÜFER: Biz ’83 yılında tanıştık. Eurovision için iki tane şarkı kaydettik ama şarkılar finale kalamadı. Yani aşağı yukarı Sezen’in Onno’yla çalışmaya başlamasıyla, benim Kayahan’la çalışmaya başlamam aynı dönem. Kayahan “Canım Sıkılıyor Canım” plağını verdi bana. Çıkarmış, ama yeterince ilgi görmemiş. Ben dinledikçe şarkıları çok beğendim. Sonra bir gün bana “Kar Taneler”ini çaldı. Onu da çok beğendim. Galiba bu konuda koku alabilen biriydim. Hala öyle miyim şimdi bilmiyorum. İşte “Kar Taneleri”ni yaptık, çok da beğenildi. Sonra arka arkaya geldi. Zaten çok sık görüşüyorduk. Sürekli ben onun evindeydim, o benim evimdeydi. Yaptığı her şarkıyı dinliyordum sıcağı sıcağına. Galiba Sezen’in Onno ile yaptıkları ve benim Kayahan’la yaptıklarım pop müzikte devrim gibi bir şey oldu.


YHT: Şimdi burada akıllı uslu sohbet ediyoruz ama mesela sizin ‘80’lerin dergilerinde ‘aerobik’ taytlarıyla, ev halinizle filan çekilmiş fotoğraflarınız haberleriniz var. Sonrasında ise daha az görünür oldunuz sanki basında, televizyonda filan?

NİLÜFER: (Gülüyor.) Neler yaptırıyorlardı bize. Cam silerken bile fotoğraflarım var. Diyorum ya, saftım ben de yani. “Mutfağa gir, yemek yapıyormuş gibi poz ver,” diyorlardı, giriyordum. Bana cam sildirip “Nilüfer cam siliyor,” diye haber yapıyorlardı. Şimdi olsa hayatta yapmam. Okuyan insanlara da sıcak geliyordu herhalde bu haberler, bilmiyorum.

Eskiden ben röportaj yaptığım bütün gazetecilerin isimlerini bilirdim. Oturur, sohbet ederdik. Sonra biraz magazin ön plana çıkmaya başladı. Ben pek evden dışarı çıkmam, kırk yılda bir yemeğe giderim, onda da kapısında magazincilerin beklediği mekânları seçmem. Ama bazen oluyor… Bir de çok genç çocuklar o kapılarda bekleyen muhabirler. Yaptıkları işe son derece saygım var. Magazin de olmalı ayrıca, karşı değilim asla. Ama çok yersiz soru soruyorlar. Geçenlerde Kıbrıs’taydım mesela. Otelden çıktım, salona gideceğim. Kapıda bekliyorlar. Birisi dedi ki “Uzun yıllardır ilk defa geldiniz Kıbrıs’a.” Daha geçen 29 Ekim’de gittim halbuki. Dedim ki “ 29 Ekim’de, 30 Ağustos’ta buradayım.” Bu sefer de “Yani Kayahan’dan sonra ilk defa geliyorsunuz,” dedi. Onları kırmak da istemiyorum ama… Benim hakkımda hiçbir şey bilmeyen, gencecik bir kız röportaja geldiği zaman benim her şeyi baştan anlatmam lazım ona. Öğrenip de gelmiyorlar çünkü. Onun için az röportaj yapıyorum. Televizyon programlarına çıkmak istiyorum ama yok ki, nereye çıkayım?


YHT: ’70’lerden çok az isim var ki sizin gibi 2010’lu yıllara dek kariyerini getirebilsin. Bunu nasıl sağladığınızı düşünüyorsunuz?

NİLÜFER: Nasıl geldim, ben de şaşırıyorum kendime. Allah’a şükrediyorum bir kere, bana verdiği ses için. Onun dışında, şarkılar elbette çok önemli. Son yıllarda yeni bir hit çıkartamamış olabilirim ama bu albümde bunu kıracağıma inanıyorum. Yaptığım en iyi albümlerden biri olduğunu düşünüyorum. Demek ki halkın bir şekilde güvenini ve saygısını kazanmışım ki bugüne kadar gelmişim.


YHT: Bir hastalıkla mücadele etmek nasıl bir iz bıraktı sizde?

NİLÜFER: Ben zaten küçük yaştan beri astım hastası olduğum içim hayatım ilaçlarla geçti. Çevremdekiler bana “Sen kendi kendinin doktoru olmuşsun,” der hep. Özellikle ilaçlar konusunda çok şey biliyorum. İster istemez öğreniyor insan. Hiç ailemde olmayan, rastlanmayan meme kanseriyle yüz yüze geldiğimde çok şaşırdım. Kontrollerimi de sürekli yaptırıyordum üstelik. Ama kötü şeyleri sükûnetle karşılayan bir yanım var. Tehlikeyle karşılaştığımda bir soğukkanlı hava geliyor bana. Üstelik hastalıktan ve ölümden de çok korkan bir insanım. 

Bir de çok başında teşhis edildi benim hastalığım. Belki bir ay önce teşhis edilse, kemoterapiye bile gerek kalmayacaktı. Neyse… İnsanın başına gelecek ne varsa geliyor, mani olamıyorsunuz. Ben kadere inananlardanım açıkçası. Kaderinizde ne varsa onu yaşıyorsunuz. Kemoterapi tedavisi olmak filan çok korkunç geldi bana ama yapacak bir şey yoktu. Üç ay öyle bir tedaviye maruz kaldım. Çok şükür ki bedenen büyük bir tahribat yaşamadım.  Saç dökülmesi filan hikâye. Onlar hiç önemli değil. Bu hastalığı yaşayanlar onlara hiç takılmasın.


YHT: O dönemdeki duruşunuz beni çok etkilemiştir. Benzer durumda olanlar için bir model olduğunuzu düşünmüşümdür hep. O kısa saçlı haliniz filan…

NİLÜFER: Günü gelince saçsız hallerimin fotoğraflarını da paylaşmayı düşünüyorum. O dönemde bir şeyler yazmaya başladım ben. Başıma gelen şeyi duyduğum andan itibaren içimde bir anlatma ihtiyacı doğdu. Ben de yazmaya başladım ama tedavi bittikten sonra bıraktım tabii. Zaman zaman tekrar bakıyorum ama tekrar o duyguya dönmek de hoşuma gitmiyor. O an, onu yaşarken yazmaya başlamak içimi dökmek gibiydi benim için. Eğer tamamlayabilirsem, bir vakıf yararına kitap olarak çıkarmayı planlıyorum. 


YHT: Hastalıklar ve kayıplar… Hepimizin yaşadığı şeyler bunlar. Siz tüm bunların içinden geçerken ne kadar hasar aldınız ya da ne kadar donandınız?

NİLÜFER: Hastalık insana bambaşka bir pencereden bakmayı öğretiyor. Bir tane hayatımız var ve hepimiz eminiz ki bir gün öleceğiz. Ben eskiden “Yüz yaşıma kadar yaşayacağım,” diyordum ama bu hastalıktan sonra hiç bu iddiada değilim artık. Çünkü hastalığa tekrar yakalanma riskim hiç yakalanmayanlara göre daha fazla, bunu biliyorum. Kontrollerimi yaptırıyorum. Allah bilir… Yapacak hiçbir şey yok gerçekten. Tabii ki daha önceden üzüldüğüm bir sürü şeye üzülmüyorum artık, daha sakinim. Ama mesela annemin son dönemleri… Bir ay içinde dört kere gece ambulansla hastaneye götürülüp yoğun bakıma alınması, sonra tekrar eve gelmemiz... O dönemde üzülmemeye imkân var mı? Tabii ki tahribat oluyor.

Sonra… Hayvan sevenler ve besleyenler daha iyi anlar beni. Şu anki kedilerimin annesi ve benim en kıymetlim olan güzel prensesim, aralık ayında böbrek yetmezliğinden öldü. Beş ay boyunca onu evde yaptığım mamalarla enjektörle beslemeye çalıştım. İlaçlarını verdim. Beş ay yaşatabildim. Öldüğünde inanılmaz üzüldüm. Yani hayat gitgide zorlaşıyor.

Kayahan bu süre zarfında zaten rahatsızdı ama biz çok umutluyduk. Onun bunu aşacağına inanıyorduk. Bir sürü önlemler alınıyordu. Doktorlar çok sıkı takipteydi. Kendisi de, İpek de öyle. İpek ona gerçekten bebek gibi baktı. Ama maalesef…

Bu albüm bu iki senede, tüm bunlar olurken hazırlandı. Güzel gideceğine inanıyorum. İnşallah iyi olur. Bana da bir moral olsun.


YHT: Siz bir starsınız ama bir yanınızla da bir anti-star denilebilir size. Kıyafetleriyle, saçıyla, söyledikleri, yaptıklarıyla değil de şarkılarıyla konuşulanlardan oldunuz daha çok.

NİLÜFER: Starlık nedir bilmiyorum ama ben böyle yaşıyorum, böyle biriyim.

YHT: Starlık birden fazla kuşağın hafızasında şarkılarıyla yer etmek değil midir? Mesela bunu söylemek ayıp belki ama ben küçücük bir çocukken de sizin şarkılarınızı dinliyordum.

NİLÜFER: Evet, bu çok acayip bir şey, değil mi? Ne kadar şanslıyım aslında. Belki zaman zaman kaybettiğim şeyler oldu. Belki özgürlüğümü kaybettim ve bazen ona ihtiyaç duydum. Sonuçta yaptığınız her şey bir şekilde topluma yansıyor. Onun için hep dikkatli olmak zorunda hissettim kendimi. Eski alışkanlıkla tabii. Şimdi öyle bir anlayış yok artık, herkes çok rahat.   


YHT: Sosyal medyada, o yıllardır bildiğimiz mesafeli Nilüfer’den farklı bir Nilüfer var. Makyajsız, bigudili, evde çekilmiş resimler filan da koyuyorsunuz mesela.

NİLÜFER: Ben sokağa da öyle çıkıyorum, alışveriş merkezlerine de gidiyorum. Beni görüp tanıyan da oluyor, tanımayan da oluyor bazen. Bir de ufak tefek olunca, farkına bile varmıyorlar. Kimi zaman “Ayyy makyajsız da ne kadar fenaymış,” diyorlar. İnanın ki umurumda değil. Bir de insan yaş aldıkça, bazı şeyler gerçekten önemini yitiriyor artık. 


Ben sahneye çıkarken en iyi şekilde hazırlanmaya çalışıyorum. Ya da ne bileyim işte, fotoğraf çekiminde filan. Orada başka biriyim ama günlük hayatımda makyajsız çıkıp markete de, pazara da gidiyorum. Çok özgür oluyor muyum? Hayır, olmuyorum, kendimi hep kontrol etme ihtiyacı hissediyorum. Mesela yurt dışına gittiğimde dışarıda daha yüksek sesle kahkaha atıyorsam, burada biraz daha dikkatli davranıyorum. Dikkat çekmemek için… Ama sosyal medyada gündelik halimi paylaşıyorum işte. Zaten benim komik ve çılgın bir tarafım da vardır aslında.


YHT: Sezen Aksu,“emekli” olacağını söylüyor bir süredir. Var mı sizin de böyle bir düşünceniz?

NİLÜFER: Zaman zaman oluyor, evet. Bunaldığım zamanlarda… Zor bir hayat yaşadık biz. Sabah kalktığınızda sizin hakkınızda nasıl bir haber çıkacak diye düşünmek, hele ki artık internet sayesinde bazen hoşunuza gitmeyen şeyleri de görmek… Hiç de kolay bir şey değil yani. Bu psikolojik olarak çok yıpratıyor insanı. Stres, sağlığın en büyük düşmanı ve biz gerçekten çok stresli bir iş yaptık. Bir kere performans kaygısı yaşadık hep. Bir dönem kaygı bozukluğu tedavisi bile gördüm ben. Hep bir kalp çarpıntısıyla yaşıyorsunuz çünkü. Bir şarkı yapıyorsunuz, olacak mı, klip çekiyorsunuz beğenilecek mi, konser yapıyorsunuz, salon dolacak mı, doldu diyelim, aman konserde bir aksilik çıkacak mı… 

Zor yaa… Hele bizim ülkemizde... Bize imkânlar altın tabaklarda sunulmuyor yani. Öyle bir şey yok. Allah’tan halkın ilgisi ve desteği hiç eksilmiyor. Her konser sonrasında, sahneden inerken “Ya ben en çok böyle mutlu oluyorum,” diyorum. Sonra bir gün canım sıkılıyor… Ben Sezen’in de bu işi bırakacağına asla inanmıyorum. Eminim ki o da çok yorulmuştur. Sanıyorum bir dinlenme sürecine ihtiyacı var. Bu albümden sonra benim de öyle bir ihtiyacım olabilir. Yoksa bizim müzikten  kopmamız imkansız. Beni seven insanlara karşı sorumluluk hissediyorum, onlara haksızlık yapmış olacağımı düşünüyorum her şeyden önce.  


YHT: Kızınızdan bahsedelim mi biraz? Neler değişti hayatınızda onun gelişinden sonra?

NİLÜFER: Bir kere çocuk sahibi olmak insanı olgunlaştırıyor. Bir insanın nasıl yetiştiğine şahit oluyorsunuz. Kendiniz büyürken onu fark etmiyorsunuz, aklınız bir karış havada, çocuksunuz. Ama minicik bir bebeğin hayata nasıl hazırlandığını, her şeyi nasıl yavaş yavaş öğrendiğini izlemek geçerken müthiş bir tecrübe. Onun dışında, sabırlı olmayı öğrendim. Çocuğunuz yanlış bir şey yaptığında onu hemen söylemiyorsunuz da, yeri geldiğinde, doğru şekilde söylüyorsunuz mesela. Hayatınızın odak noktası çocuk oluyor.


YHT: Şöhretli bir annesi olmasının yan etkilerini gözlemliyor musunuz zaman zaman Ayşe Nazlı’da?

NİLÜFER: Bana hiç öyle bir şey hissettirmedi. Ben çok doğal davrandığım için olabilir. Şarkı söylemenin, toplumun gözü önünde olmanın, kazanılmış şöhretin, insana yıldız katacak bir şey olduğunu düşündürtmedim ona hiç. Evde de öyle yaşamıyorum, zaman zaman kulisimde de birlikte oluyoruz onunla, orada da öyle davranmıyorum. Benim bu durumumu çok doğal karşıladığını görüyorum. Bizim çok tatlı ve yakın bir ilişkimiz var onunla. Ben onunla her şeyi konuşuyorum; kendi özelimle, işimle, sıkıntılarımla ilgili her şeyi... Onun kaldırabileceği boyutta anlatıyorum. Hayata dair bir fikir olsun diye açıkçası. Hayatın acılarından çocuğunu korumaya çalışan bir anne değilim. Ona her zaman gerçekleri söylemeye çalışıyorum. Benim annem öyle değildi çünkü. Beni her zaman korumaya çalıştı.


YHT: Otoriter bir anne misiniz peki?

NİLÜFER: Kurallarım var evet. Öyle de olmak zorunda hissediyorum kendimi. Şu yaşadığımız zamandan ürküyorum çünkü. Ayşe Nazlı şimdi 15 yaşında, tam ergenlik döneminde. Ben onun yaşındayken  Şişli’de otururduk, ben tek başıma sokağa çıkar, Osmanbey’den Cihangir’e kadar yürür, arkadaşlarımla buluşurdum. Şimdi kızımı o kadar rahat bırakmaya cesaret edemiyorum. Bilmediğim birinin evine gitmesine izin vermiyorum Gerçekten çok endişe duyuyorum. Özellikle de uyuşturucu meseleleriyle ilgili çok kaygılanıyorum ve korkuyorum. Çok şey duyuyorum çünkü.

MAYIS 2015

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder