Bu Blogda Ara

Meyra Röportajı

“SAHİP OLDUKLARIMIN KIYMETİNİ BİLMEYE ÇALIŞIYORUM”


(Ses dergisi Mayıs 2015 sayısında yayımlanmıştır.)

Müzik sektörüne henüz 15 yaşındayken yayımlanan “Bana Gel” adlı albümüyle, Hümeyra adıyla adım attı. Daha sonra onu “Nur Topu” Meyra olarak tanıdık. Aradan yıllar geçti. Bugün Meyra, Ilıcak ailesinin gelini, Kemal’in annesi ve bunların ötesinde bir şarkıcı olarak da kariyerini sürdürüyor. Meyra’yla, geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkan yeni şarkısı vesilesiyle, Beykoz’daki evinde bir araya geldik ve geçmişten bugüne uzanan bir söyleşi yaptık.


YAVUZ HAKAN TOK: Öncelikle tekli formatında yayımlanan yeni şarkınızdan bahsedelim mi?   

MEYRA: Tabii. “Karla Karışık”, söz ve müziği Gülşah Tütüncü’ye ait bir şarkı. İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarı’nda aynı sınıftaydık biz Gülşah’la. 10 yaşından beri arkadaşız yani. Daha önce hiçbir şarkısını seslendirme fırsatım olmamıştı ama biz birbirimizi her gördüğümüz yerde sarılır, öpüşür, okul yıllarını yâd ederdik. Şarkıyı bana Samsun Demir dinletti. Dinler dinlemez çok sevdim. ‘Bestecisi kim?’ diye sordum. Gülşah Tütüncü olduğunu öğrenince çok sevindim. Gülşah da şarkıyı ben söylüyorum diye çok mutlu olmuş duyunca. İnşallah uğurlu gelecek diye düşünüyorum.


Aranjör olarak da ilk defa Emirhan Cengiz’le çalıştık. Onu da çok sevdim. Hem kişisel özellikleri bakımından, mütevaziliği, efendiliği ile çok iyi biri, hem de çok iyi bir aranjör.


YHT: Peki en başa dönelim o zaman şimdi. Bir zamanlar bir Hümeyra vardı, ne oldu ona?

M: Ben de geçenlerde You Tube’da denk geldim bir klibine. Bir selam gönderdim, ‘Merhaba Hümeyra, nasılsın?’ diye sordum. Şaka bir yana, ne günlerdi… O kaset çıktığında çok küçüktüm; on beş yaşındaydım ben. Ama pek de istenilen başarıyı getirmedi. Sanırım prodüktörlerin de içine sinmemişti yapılan iş. Rafta da çok uzun kalmadı zaten.


YHT: Hümeyra nasıl Meyra’ya dönüştü?

M: 18 yaşındaydım. Prestij Müzik’le, yani Hilmi Topaloğlu ve Mahsun Kırmızıgül’le tanıştım. Rahmetli Hilmi Bey, ‘Bir memlekette iki tane Hümeyra olmaz. Senin ismini değiştirmemiz lazım,’ dedi. Bu benim kolay kabul edebileceğim bir şey değildi. Neticede on sekiz yaşıma kadar Hümeyra olarak yaşamışım. ‘Düşünelim,’ dedim. Hatta bir hafta - on gün kadar şirkette beni sürekli farklı isimlerle çağırdılar. Bir gün Zeynep, bir gün Ayşe, Fatma… Hiçbirine alışamıyorum bir türlü, dönüp bakmıyorum. Sonra bir akşam ailemle otururken, nasıl oldu, nereden geldi bilmiyorum, ‘Meyra olsun ismim,’ dedim. Hem gerçek ismime de yakın duruyor, benim alışmam kolay olur. Kulağa da güzel geliyor. Böylece Hü’yü attık, Meyra oldum.

YHT: Aile arasında da Meyra mısınız artık?

M: Meyra diyenler de oluyor. Eşim beni Meyra olarak tanıdı mesela; ona Hümeyra garip geliyor. Çok tuhaftır ki, okul arkadaşlarım filan bana Hümeyra dediğinde bana da bir tuhaf geliyor artık. Zaten nüfusa da Meyra ismini kaydettirdim. Hümeyra Meyra Ilıcak olarak geçiyor ismim resmi kayıtlarda.


YHT: “Nur Topu” albümüyle başarılı bir çıkış yakalamışken, ne oldu da arkasını getirmediniz?

M: İkinci albüme başlamak için hazırlıklar yapıyorduk aslında. Benim eşimle flört etmeye başladığım dönemdi o dönem. O, Amerika’ya gitmek ve orada yaşamak istiyordu. ‘Burada bir kariyerin var, ailen var, senin için kolay bir karar olmayacak ama benimle gelirsen çok mutlu olurum,’ dedi bana. Kararı bana bıraktı. Bu konuda hep şanslı oldum. Ne eşim ne de ailem bana vereceğim kararlar konusunda baskı yapmıştır. Bir yandan hayalleri olan bir genç kızdım. Evet, müzik dünyasında kendimce iyi bir çıkış yakalamıştım. Ama sevgi ağır bastı. Onunla gitmeyi seçmeseydim bugün biz beraber değildik. Bambaşka bir hayatım olacaktı belki de. Geriye dönüp baktığımda, ‘İyi ki bu kararı vermişim, iyi ki Mehmet Ali benim eşim olmuş, iyi ki Kemal doğmuş,’ diyorum şimdi. Onlarsız bir hayatı düşünemiyorum. Mehmet Ali çok küçük yaşlarda karşıma çıktığı için, ben onunla büyüdüm aslında.


YHT: Amerika’da da müzik eğitimi almışsınız…

M: Mehmet Ali’nin en sevdiğim tarafıdır; asla köstek olmaz, aksine destek olur. Amerika’ya yerleştiğimizde benim müziği ne kadar sevdiğimi bildiği için, ‘Kariyerine ara vermiş oldun ama burada boş oturup mutsuz olmanı istemiyorum, mutlaka bir şeyler yapman lazım,’ dedi. Ben de müzik üzerine biraz daha eğitim almaya karar verdim. Oradaki konservatuar sınavlarına da Mehmet Ali götürdü beni, hep yanımdaydı. Hem müzikal, hem de opera-şan bölümünün sınavlarına girdim. İngilizcem de yetersiz olduğu için ilk sene kazanamadım sınavları. Bir sene hem dil eğitimi, hem de şan eğitimi aldım. Ertesi yıl iki bölümün sınavlarını da kazandım, opera-şan bölümünü tercih ettim. Sonra bir baktım, şan eğitimi, aryalar, operalar filan… Hiç hayalimde olmayan bir şey yaşıyorum. Hayat sürprizlerle dolu sahiden…


YHT: Türkiye’ye ne zaman dönmeye karar verdiniz?

M: 2003 yılında. Orada yaşarken “demo” kayıtlar yapıyordum ben. Arif Mardin’le tanışmıştım. Arada bir New York’a gidip ona kayıtlarımı dinletiyordum. Hatta bir tanesini çok beğendi ve Atlantic Records’a, Ahmet Ertegün’e gönderdi. Nasıl heyecan duydum anlatamam. Ancak o yılki programları dolu olduğu için olumsuz bir cevap verdiler. Biraz üzüldüm tabii. Sonra İstanbul’a dönünce, müziğe kaldığım yerden devam etme kararı aldım ve iki sene uğraşıp, “Başka Bir Kadın” adlı albümümü yaptım.


YHT: O albümde hep iyi müzisyenlerle çalıştığınızı biliyorum ben. Aslında sonrasında hep öyle oldu. Bu biraz da maddi imkânlara bağlı bir şey sonuçta... Bu konudaki rahatlığınız, yaptığınız müziğe de yansımış olabilir mi? 

M: Orta halli bir aileden geliyorum aslında. Çalışmak zorundaydık biz. Hayallerim bir yanda duruyordu tabii ki ama ben “Nur Topu” albümünü yaptığımda barlarda çıkıp şarkı söylüyordum. Kendi hayatımı kazanmaya çalışıyordum. Hiçbir zaman bar ortamında şarkı söylemeyi sevmedim ama itiraf edeyim. Para kazanmak için mecburen çalışıyordum o dönem.

YHT: Ilıcak ailesinin gelini olduktan sonra daha kolay olmadı mı peki her şey?

M: Hayır, kapılar hiç kolay açılmadı. Çünkü müzik sektörü bambaşka bir sektör… Bambaşka kuralları var. Müzik sektöründe güçlü olan bir ailenin içine girseydim belki o dediğiniz olabilirdi ama öyle olmadı. Eşim, hem maddi hem de manevi anlamda çok destek oldu ve hep arkamda durdu, o ayrı.


YHT: Olumsuz bir yansıması oldu mu peki bu durumun?

M: ‘Böyle bir aileye gelin gitti, herhalde bundan sonra artık şarkı söylemez,’ diye düşündüler tabii. ‘Muhtemelen artık evde oturur,’ dediler. Böyle bir önyargı oldu. Ama evde oturmadım işte. Bu klişeler bana hakikaten çok saçma geliyor. O da olabilir, bu da olabilir, neden olmasın?

YHT: Dünyaca ünlü tenorlarla konser vermek, albümünde “Adagio”yu seslendirmek, Mario Frangoulis’le diet yapmak filan hep çok iddialı işler aslında. Sektör içinde sizin şarkıcı olarak kendinizi başka bir yere konumlandırmak gibi bir iddianız var mı sahiden?

M: Bilinçli olarak, birilerine bir mesaj göndereyim kaygısıyla yaptığım hiçbir şey olmadı. Ben hep kendi halinde biriyim zaten, bilenler bilir. Hep kendimi geliştirmek, hayallerimin peşinden gitmek derdindeydim. Hep içimdeki sesi dinlemeye çalıştım. Mesela bir Sarah Brightman konseri izlemiştim yurt dışında. O konserden çıktıktan sonra benim bir anda vizyonum değişti, hayallerim değişti. Pop, “rock”, senfonik düzenlemeler… Bir sürü tarzın kombinasyonundan oluşan bir müzik vardı orada. Ben o müziği tanıdıktan sonra ruhum müzikal olarak farklı bir yere doğru gitmek istedi. Ondan sonra albümlerimde bunu denemeye başladım. Dünyaca ünlü tenorlarla aynı sahneyi paylaşmam filan ondan sonra oldu. 


Demek ki içimden çok isteyerek geçirmişim, hayal etmişim ki, Allah da bana fırsat verdi. Tabii o noktada hayallerimin gerçeğe dönüşmesinde menajerim Alp Çağrı Günal’ın büyük payı var. Çok tesadüfi bir şekilde tanıştık ve ben tanışır tanışmaz yarım saat içerisinde kendimi, neler yapmak istediğimi ona anlattım. O da bana çok inandı ve o yolları bir şekilde açtı.

YHT: “4 Tenor” diye bir albüm yaptınız 2009 yılında…

M: Mario Frangoulis’le aynı sahneyi paylaşmam, onun bana “Vincero Perdero” şarkısını vermesi ve benim de ona düet teklif etmem “4 Tenor” albümünün ortaya çıkmasına neden oldu aslında. Orada Samsun Demir’in başarısı vardır. Şarkılar yavaş yavaş ortaya çıkıyordu ama biz o şarkıları nasıl bir konseptle sunacağımızı henüz bilmiyorduk. Cemil Demirbakan, Burak Kut ve Ferhat Göçer’le yapılmış düetler de vardı. Samsun Bey, ‘Gel biz bu projeye “4 Tenor” diyelim,’ dedi. Çok da güzel oldu. Benim de geçmişe dönüp baktığımda 
gurur duyduğum bir albümdür o.


YHT: Şarkıcılık ve evlilik pek bir arada yürümez diye bilinir. Örnekleri de çok azdır nitekim. Siz nasıl koruyorsunuz aile hayatınızı?

M: Bir kere çok şanslıyım ki etrafımda beni gerçekten seven insanlar var. Eşim var, ailem var, arkadaşlarım var, çocuğum var… Kendimi çok huzurlu bir ortamda hissediyorum. Bunun kıymetini de bilmeye çalışıyorum. Kıymet bilmek çok önemli hayatta... Küçükken de hep yaşımdan olgun davranırdım ben. Yaşıtlarımdan ziyade benden daha büyüklerle arkadaşlık ederdim. Başka bir ruhtum her zaman. Üniversite döneminde de mesela, içki içelim, kulüplere gidelim, gezelim tozalım yapmadım hiçbir zaman. Ben albüm yaptım, çalışmaya, para kazanmaya başladım daha o yaşlarda. Herhalde bir şeylerin kıymetini bilebildim bu yüzden. Bir denge kurabildim. Belki dönem dönem kariyerimi ihmal etmiş olabilirim ama bir doğum yaptım mesela ve bir bebeğim vardı, anne olmuştum. O noktada zaten kariyeri düşünemezdim, mümkün değil.


YHT: Neden? Hamileliğin son günlerine kadar sahneye çıkıp, doğum yaptıktan 20 gün sonra yine kendini sahneye atmayı tercih edenler de var.

Hayat, tercihlerimizden ibaret... Ben oğlumla çok fazla zaman geçirmeyi tercih ettim. Çok genç bir yaşta anne olmadım ben. Yirmili yaşlarda anne olsaydım belki farklı olabilirdi. Ama otuzlu yaşlarda anne oldum ve benim hayatım Kemal’den sonra çok değişti. Yeni bir perde açıldı adeta. Ben ‘Kemal’in annesi’ oldum. Doğru bir şey yaptığımı düşünüyorum şimdi. İyi ki onunla zaman geçirmişim, iyi ki emzirmişim, geceleri uykusuz kalmışım… İyi ki onunla birebir temas kurmuş, ona emek harcamışım. Şimdi görüyorum, çok mutlu bir çocuk var karşımda. Kendine güvenen, sosyal bir çocuk... Etrafına pozitif enerji saçıyor. Ne ekerseniz onu biçiyorsunuz işte.


YHT: Sizin şarkı söylüyor olmanızı nasıl karşılıyor Kemal?

M: Çok mutlu oluyor. Geçen gün arabada bir şarkı çalıyor. ‘Anne, kendi şarkını çal,’ dedi bana. Bir anda kaldım öyle. Bu müthiş bir şey… Çalınca da söylemeye başladı, sempatik hareketler, gülücükler filan… Zaten ezberledi şarkıyı. Gözlerim doldu. Daha şimdiden oğlumun beni alkışladığını, takdir ettiğini görüyorum. Benim heyecanımı benimle birlikte paylaşıyor. Bundan daha güzel ne olabilir? Ondan sonra hayaller başlıyor bende tabii. Belki ileride oğlum da müzikle ilgilenir diye…

YHT: Var mı Kemal’in müziğe ilgisi?

M: Var. Zannediyorum seneye piyano dersleri almaya başlayacağız. Çok mutlu olurum müzikle uğraşırsa.


YHT: Kayınvalideniz Nazlı Ilcak’la aranız nasıl?

İyi. Maşallah. Çok sorulur bu soru bana, acaba arada bir gelin-kaynana çekişmesi var mı diye… Ama ben hep ‘Maşallah’ diye başlıyorum cevap vermeye. O klişeleri kırmak adına iyi bir örneğiz galiba biz.


YHT: Nazlı Hanım çok eğlenceli, çok neşeli bir taraftan ama bir taraftan da zor bir kadın değil mi aslında?

M: O başka bir mecra, başka bir sahne. O, onun iş sahnesi, iş hayatı diyelim. Ama ev ortamı çok başka…

YHT: Nazlı Hanım’dan ya da eşinizden fikir alır mısınız müzikle ilgili konularda?

M: Alırım. Eşimin de, kayınvalidemin de kulak duyumları gayet kuvvetli. Mehmet Ali, bütün detoneleri duyar ve beni hemen uyarır. Nazlı Hanım, tutacak, popüler olabilecek şarkıları seçme konusunda çok iyidir. Halkın nabzını iyi tutar. Babam da müzisyen olduğu için, ona da danışırım. Özellikle sahne repertuarı konusunda geçmişten gelen bir tecrübesi ve bilgisi var çünkü. Ondan çok faydalanırım.


YHT: Müzik sektörünü ne kadar yakından takip ediyorsunuz?

M: Biraz uzak kaldım galiba. Yeni isimler çıkıyor ben ‘O kim, bu kim?’ diyorum bazen. Sanki bu işle hiç uğraşmıyormuşum gibi. Eskiden takip ederdim aslında. Anne olduktan sonra o kadar vaktim olmuyor. Neticede ben bir ev hanımıyım aynı zamanda. Evin işlerini de takip ediyorum. Müzik sektörünü takip etmeye pek vakit kalmıyor galiba. Ama zaten çok sivrilen bir şey olduğunda hepimizin dikkatini çekiyor, bir şekilde gözümüzün önüne geliyor.       

NİSAN 2015

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder