Bu Blogda Ara

Rüya Çağla Röportajı





Bizim kuşak ergen yaşlarında yetmişleri dolamıştı diline. O ispanyol paça pantolonlar, devasa yakalı, göğüs bağır açık gömlekler, apartman topuklar, desen desen jarseler, kabarık saçlar, çilli yüzler filan ne komikti, ne gülerdik. Gel zaman git zaman bayıldık hepsine, hatta utanmadık taklit ettik. Sonra seksenlerin içinden geçtik ve ardından yaşayanlar da, yaşamayanlar da aldı sazı eline, attı tuttu. Şimdilerde seksenler partileri pek moda. Vatkalarında da eli kulağındadır, dönerler korkarım. Özler değil belki ama sever olduk, olacağız eninde sonunda. Hadise budur, tarih tekerrür eder.


Tüm seksenlerin en ilginç popüler kültür ikonlarından biri, yıllar sonra ilk kez bu röportajla ortaya çıkıyor. İşte, plakçısının tabiriyle “Genç Süper Star” Rüya Çağla ve onun hikayesi...
           
YHT: Şimdilerde her genç, yeteneği olsun olmasın, şarkıcı olmayı, şarkı söylemeyi, hatta beste yapmayı aklından bir şekilde geçiriyor. Ve bunu deneyenlerin sayısı hiç de az değil. Yetmişlerde doğmuş, seksenlerde büyümüş kuşağın ise bu derece bir özgüveni hiç olmadı. Bu yüzden popüler müzik tarihi bir dolu keşfetme ve keşfedilme hikayesiyle dolu. Sizin şarkı söyleme maceranız nasıl başladı, nasıl keşfedildiniz?
           
RÇ: Çocukluğumun ilk on yılı küçük bir sahil şehrinde geçti. Oturduğumuz binada, kendi evimiz dahil her evde bir pikap ve dolayısıyla plaklar bulunurdu. Müzik gündelik hayatın bir parçasıydı sanki. Komşuluk ilişkilerinin, paylaşımın, arkadaşlığın dorukta olduğu muhteşem bir çocukluk dönemi. Fonda hep şarkılar vardı. Böylesi bir atmosfer içinde, öyle saç fırçası ya da ütü kordonundan mikrofon yapma hallerim olmadı hiç ama şarkı söyleyebilirliğimin; en azından düzgün sesler çıkardığımın farkındaydım. Klasik hikaye işte. Macera çocuklukta başlar ya hep, ben de kuralı bozmadım. İlkokulu bitirirken, mezuniyet gecesinde sahneye çıktım. Devam eden “teenage” yıllarımda müzikle olan bağım amatörce sürdü. Sonradan uzun bir zaman dilimi boyunca birlikte çalışacağım müzik firmamla tanışmam bu dönemlerime rastlıyor. Bir albüm çalışması için vokal arıyorlardı. Tanıdıklar vasıtasıyla önerildim. Sesimin beğenilmesi üzerine, bu çalışma sonrasında okulum da bitince albüm teklifi aldım.


YHT: Seksenlerin hemen başından bahsediyoruz. Arabesk furyası yükselişte ve kimsenin pop söyleyen yeni ve genç bir şarkıcıya dönüp bakası yok. Böyle bir ortamda bir plak firması, henüz çocuk denecek yaşta bir genç kızı lanse ediyor.O dönem TRT denetiminin en acımasız zamanları ve doğru düzgün pop şarkıları bile kolay kolay Denetim Kurulu engelini aşamıyor. Kurallar gereği pop şarkılarda otantik sazlar kullanılamadığı gibi, otantik türkülerin poplaştırılmasına da asla geçit verilmiyor. Ancak siz ilk albümünüzde tamamen poplaştırılmış türküler söylüyorsunuz. Yani televizyona çıkma, radyodan duyulma şansınız sıfır. Bu bir meydan okuma mıydı aslında?
           
RÇ: İlk albümüm bilinen normların dışındaydı, evet. Türküleri türkü gibi söylemiyordum, bir de kanun ve klarnet kullanılmıştı ki, denetime gitse saç baş yoldururdu zaten. Kural tanımayan bir albümdü. O dönemde arabesk yükselişte, pop müzikse denetim kıskacı altındaydı ama öte yandan yeni bir sesin televizyonda görünmeden de lanse edilebilmesi mümkündü. Dolayısıyla, albüm yapılırken belirli bir endişe ile hareket edilmedi. Televizyona çıkar mıyım diye de hiç düşünmemiştim açıkçası. Meydan okunmuş mudur? Kurul-kural hesabı yapmadan, piyasanın yükselen değerlerine aldırmadan bağımsız bir tavır gösterebilmek meydan okumaksa eğer, okunmuştur demek mümkün.

YHT: İlk albüm nasıl bir yol açtı Rüya Çağla’ya? Yeterince tanındı mı?
           
RÇ: “Böyle de biri var” durumu oldu. Röportajlar, albümün müzik listelerine girmesi, çeşitli yayın organlarında albümle ilgili çıkan eleştiriler; bütün bunlar bir köprü oluşturup ikinciye giden yolu açtı bana. Tanınmam ise ikinci ve üçüncü albümümle birlikte, adeta bir puzzle tamamlanıyormuş gibi gerçekleşti.
                       

YHT: Gelelim Naciye meselesine. İkinci albümün adı ve açılış şarkısı “Naciye”, o günlerde Seyyal Taner’in sesinden meşhur olmuştu ve dönemin en büyük pop hitiydi. Ancak Seyyal Taner televizyon ve radyoda çok sık çalınmakta olan bu şarkıyı o günlerde plak yapmadı ve “Naciye”yi ilk plağa okuyan siz oldunuz. Şarkının bestecisi Olcayto Ahmet Tuğsuz, geçtiğimiz yıllarda Radyo D’de Hakan Eren’e konuk olduğu zaman sizin, daha doğrusu firmanızın bu şarkıyı ondan izin almadan kullandığınızı söylemişti. İşin aslı tam olarak nedir?
     
RÇ: İşin aslını ve detayını en iyi bilen o zamanki prodüktörüm Nurtaç Düzgit’tir elbette. İkinci albüm için hazırlıklarım sırasında, bu şarkıyı da seslendireceğimi  öğrendim. İzin konusundan ise albümün piyasaya çıkışıyla birlikte haberdar oldum. "Naciye" yi   Seyyal Taner'in değil de, benim plağa okumam hayli sansasyon yaratmıştı. Ve yankıları sürerken, şarkının bestecisiyle anlaşma sağlanmış, telif ücreti ödenmişti bile. Dönemin müzik yazarları, konuyu duyururken duydukları coşkuyu sonuç karşısında göstermediler. Nedense bu husus hep göz ardı edildi. Bir telif ödememe efsanesi dönüp durdu ortada. Benim söyleyebileceğim tek şey de telifin ödendiği ile sınırlı olabilir ancak. Bu konudaki yanlış anlamaları düzeltebilirim sadece. 
     
YHT: Üçüncü albümünüzde bir de "Ayşe" diye bir şarkı var. "Ayşe" ikinci bir "Naciye" miydi?
     
RÇ: Naciye albümü, müzik tarzımın oluşması açısından önemlidir benim için. "Naciye" yi seslendirişimin bana ivme kazandırdığı gerçeğini bir yana koyup, albüm içeriğine bakarsak, günün sevilen arabesk şarkılarının “cover” düzenlemeleri var orada. Bir dinleyici kitlemin oluşmasında bu “cover”lar etkilidir daha çok. "Ayşe", aynı tarzın devam ettiğini anlatan ve hafıza tazeleyen bir şarkı olarak yer aldı üçüncü albümümde. Güzel de bir şarkıydı. İkinci bir "Naciye" yi kim istemezdi ki ? Ama o albümün en çok ses getiren şarkısı "Yaktı Beni" oldu.
     

YHT: Dönemin bütün pop söyleyen şarkıcıları televizyona çıkabilmek, şarkılarını denetimden geçirebilmek için deyim yerindeyse tepinirken, bazen stüdyolarda şarkıların TRT ve plak versiyonları olmak üzere iki ayrı versiyonu hazırlanırken, Rüya Çağla’nın ve plak firmasının çok belli ki hiç böyle bir kaygısı yok ve kısa süre sonra üçüncü LP yayınlanıyor. İlk iki plak satmış ya da en azından ses getirmiş olmalı?
           
RÇ: İkinci ve üçüncü albümüm de ilki gibi, TRT kurallarıyla bağdaşmayan bir yapıdaydı. Ve sonrakiler de öyle oldu. Farklı bir yol seçtiğinizde ve bu yolda yürüyebileceğinizin sinyalini aldığınızda, tepinmeye gerek olmuyor haliyle. İlk albümüm öyle kayda değer bir satış yapmadı. Ama bir hatıra plağı olarak kalmayıp devamı geldiğine göre, o sinyali benden önce firmam almış olmalı diye düşünüyorum. İkinci, yani “Naciye” albümüm ise çok iyi bir satış grafiği çizdi.
           



YHT: 1984 yılında yayınlanan üçüncü 33’lüğünüzün adı “Genç Süper Star”. Bu yakıştırmada inkar edilemez bir biçimde Ajda Pekkan’a ve onun “Süper Star” unvanına gönderme var. Oysa ne şarkı söyleme stiliniz, ne söylediğiniz şarkılar, ne de görünüşünüz Ajda’yla ilintili idi. Nereden çıktı bu “Genç Süper Star” etiketi?

RÇ: Bugünden geçmişe bakınca hayret edilen bir çok şey, kendi zamanı içinde çok mümkün ve anlaşılabilir oluyor. "Genç Süper Star" hadisesine bu persperktifle bakmak gerekir. “Süper Star”, somut haliyle Ajda Pekkandır elbette. Onun unvanıdır. Ama bu unvanın bir de soyut algısı var: Başarı. "Genç Süper Star" bu algıya dikkat çeken, çok iddialı ve bir o kadar da yalın bir albüm adı olarak düşünüldü. Firmamın bana ve kendisine olan güvenini  vurguluyordu sadece. Ajda Pekkan'a yönelik bir taklit, bir takip yoktu ortada. İşaret ettiğiniz ilintisizlik hali de bunu destekliyor aslında.

Gelen dinleyici mektuplarında, bu soyut algı üzerinden onay verilmiştir "Genç Süper Star"a. Sadece, müzik tarzımın farklılığı ile beni diğerlerinden ayıran bir alamet-i farika olarak kabul görmüştür. Ve bunun üzerine devamı gelmiştir.

O dönemlerde, seksenlerin abartılı magazin üslubu çerçevesinde bazı haberlerim yayınlandı. Söylemim dışı, Ajda Pekkan'a meydan okuyormuş gibi görünmeme yol açan haberler. Bir gündem oluşturması açısından, belki de bir başkası için iyi bir fırsat olabilecek bu durum beni oldukça rahatsız etti. İsteğim üzerine, 1988 yılından sonra her hangi bir albüm kapağımda yer almadı.

YHT: O dönem yaptığınız müziği nasıl adlandırıyorsunuz? İlk bakışta pop belki ama albümlerde “Tanrı İstemezse” gibi, “Yaktı Beni” gibi günün popüler arabesk şarkıları da var.
           
RÇ: Yaptığım müzik tarzı, o dönem için bir ilkti. Çoğunlukla pop listelerinde yer almakla birlikte, o popüler arabesk şarkılar nedeniyle bu kategoriye ait listelerde de göründüğüm oldu. Örnek verdiğiniz  "Tanrı İstemezse" ve "Yaktı Beni" ye ek olarak hemen aklıma gelen, "Bir Kulunu Çok Sevdim", "Sev Yeter" var mesela. Kendi türünün çok güzel şarkıları. Benim albümlerimde bambaşka bir düzenleme ve yorum ile yer aldılar. Bugün tarafsız bir gözle baktığımda, başarılı ve zamanının ötesinde “cover” çalışmalar olarak değerlendiriyorum onları. Evet, müziğim ilk bakışta pop ama ne alışılagelmiş pop, ne bilinen arabesk. Ya da hem bildiğimiz pop, hem de dinledikçe alışılacak yeni arabesk. Biraz rock unsurlar da barındırıyor. Farklı ve öncü bir tarz. Kısaca pop-arabesk diyorum.


YHT: Dördüncü Rüya Çağla albümü 1985 yılında yayınlandı ve sadece kaset formatında basıldı. O günlerde “taverna” diye adlandırdığımız müzik türü almış başını gidiyordu. İlk üç plağınızda orkestra kullanılmış olmasına rağmen, bu albümü dinlediğimizde altyapıların sadece klavye ile yapıldığına şahit oluyoruz. Zaten bu albüm ve sonrasında genellikle sizin çalışmalarınız “taverna” kategorisinde değerlendirildi. Hatta 1989 yılında Müzik Magazin dergisi sizi “taverna” türünün ümit veren şarkıcısı seçti. Ama siz o ödülü kabul etmediniz ve almadınız. “Taverna” değil miydi sizce yaptığınız müzik?
           
RÇ: 1985 yılına gelindiğinde, değişen şartlar nedeniyle çoğu müzik firması LP yapımından vazgeçmişti. Kaset formatı daha çok talep görüyordu artık. Dördüncü albümle birlikte ilk kasetimi de çıkarmış oldum bir nevi. Alt yapı değişikliğine gidilmesi ise tamamen yapım şirketimin tasarrufunda olan bir şeydi. Canlı orkestra kaydından, şablon ritimlerle hazırlanan elektronik kayda dönüşen alt yapının ilk örneği olan o albüm, tahminlerimin ötesinde bir satış yaptı. Her çıkan albümün yanı sıra, ayrıca talep görmeye devam etti uzun süre.
           
Taverna kategorisinde listelenişim 1988-1989 dönemine rastlıyor. Taverna furyasının limitinin dolduğu, adım adım kaçınılmaz bir sona doğru gittiği zamanlar. Neden furyanın başında değil de, son demlerinde listelendiğimi bilemiyorum doğrusu. Hep kendine özgü olan müziğim, furya başı ya da sonu; yine aynıydı. Beni dinleyen insanlar, şu veya bu tür müzik yaptığım için değil, o kendine özgülükten dolayı alıyorlardı albümlerimi. Dinleyici mektupları bunu çok iyi anlatıyordu. Ha, taverna olarak dinlemek isteyen öyle dinlerdi, o ayrı. Ama ben  taverna müziği yapmıyordum.
           
Evet, Müzik Magazin dergisinin "1989 Müzik Oskarları" anketi neticesinde -ki sonuçlanması 1990 ortalarındadır - "yılın ümit veren taverna şarkıcısı" seçilmişliğim var. Müziğim taverna için yeterli görülmemiş ama bir yandan da teşvik ediliyorum. Ümitliler. Olacak. Ama olmadı. Kendimi ait hissetmediğim bir kategorinin ödülünü kabul edemezdim. Ret sebebimi gerekçeleriyle belirtip, ödülü almadım.


YHT: Seksenlerin ikinci yarısı boyunca, bir yandan solo kariyeriniz sürerken, bir yandan da Asya Sabancı, Devran Doğuş ve Nurtaç Düzgit’le beraber Grup Turbo olarak albüm yaptınız. Özellikle Grup Turbo’nun ilk albümü “Mavi Mavi” kıyametler kopardı ve o kaset iki milyona yakın kopya satıldı. Bu Türk popunda az sayıda albüme nasip olmuş bir rekor. Neydi “Mavi Mavi”nin bu kadar popüler olmasını sağlayan?
           
RÇ: Nurtaç Düzgit bu grup projesini getirdiğinde, hepimiz mırın kırın etmiştik. Yaz geliyordu, herkesin bir tatil planı vardı. Kimse sıcak günleri stüdyoya kapanarak geçirmek istemiyordu. Ama "Mavi Mavi" şarkısını dinleyince süratle fikir değiştirdik. Albümü düşününce zaten ilk aklıma gelen bu: Sürat! Süratli karar, süratli bir stüdyo dönemi ve piyasaya çıktığı günden itibaren süratli bir satış. 
           
Neydi? Öncelikle şarkı elbette. Yani  "Mavi Mavi". Daha demo kaydını dinler dinlemez beğendiğimiz  bir şarkıydı. Derleme bir türkünün uyarlaması olan şarkının ses getireceğini tahmin etmiştik. Düzenleme tarzının bir yenilik vaat etmesi ve diğer şarkıların da katkısıyla evirip-çevirip dinlenebilecek bir albüm olmuştu "Mavi Mavi". Ama sonucu herkes gibi, piyasaya çıkınca gördük biz de. Zaten ancak tahmin yürütebilir, kesin olarak ne olacağını, ne kadar olacağını asla bilemezsiniz. Yazılı bir formülü yok bunun. Siz sadece yaptığınız işi sunar ve beklentiniz nispetinde sorarsınız kendinize: “Ne kadar ?” Cevabı dinleyici verir. Albümün hem LP hem kaset baskısı yapılmıştı. Çıktığı gün içinde tüm baskılar tükendi. Çok kısa bir sürede milyon barajını aştı ve devamında iki milyonu geçerek müzik dünyasına damgasını vurdu. Korsan satışları ise düşünmek bile istemiyorum.


YHT: Seksenlerin ikinci yarısında Mazhar-Fuat-Özkan’la başlayan Sezen Aksu-Onno Tunç ve Nilüfer-Kayahan ortaklıklarıyla ivme kazanan bir sürece girildi. Cem Karaca’nın yurda dönmesi, Bülent Ortaçgil, Fikret Kızılok, Erkin Koray, Selda ve Barış Manço’nun o dönemi boş geçirmemeleri sayesinde doksanlarda yaşanacak pop patlamasının önü açıldı. Aynı dönemde “taverna” modası yavaş yavaş etkisini kaybetmeye başlamıştı. Ancak siz gerek grupla, gerek Devran Doğuş’la ikili, gerekse solo olarak albümler yayınlamaya devam ediyordunuz ve bu albümlerin tamamında üç aşağı beş yukarı aynı çizgi hakimdi. 1987 ve 88 yıllarında ikişer albüm yayınladınız. 1994’e kadar da istisnasız her yıl bir albümünüz piyasaya çıktı. Nasıl bu kadar sık albüm yapabiliyordunuz? Bu, hem bir albümün hazırlık süreci, hem de müzik piyasasının çok çabuk değişen dengeleri ve talepler düşünüldüğünde, çok zor bir iş çünkü.
           
RÇ: Bir internet sitesinde, şarkımı indiren bir kişinin "Bu Rüya Çağla'nın da ne çok albümü varmış" yorumuna rastlayınca, gülmekten kendimi alamamıştım. Yani bir tür  "indir indir bitmiyor" durumu. Adeta memba. Diskografim beni de zorluyor doğrusu. Öyle bir çırpıda sayılacak gibi değil. Tabii ki bu çoklukta Grup Turbo ile yaptığım çalışmaların da katkısı var. Devran Doğuş'la da aralıklı zamanlarda iki albüm yapmıştım. Ve aynı yıllar içinde ikişer albümüm var, evet. Şimdi düşündüğümde bunun nedenini hatırlayamıyorum ama bir tanesi yılın başında çıkmışsa, diğeri de yılın sonuna doğru çıkmıştır. Böyledir muhtemelen. Ve mutlaka bir gerekliliği olmuştur. Sorunuzu da bu gereklilik hali üstünden cevaplayabilirim ancak. Talep ve arz meselesi. Talep olmasa, her yıl bir albüm yapamazdım. Ya da bir iki albüm sonra firmamla yolum ayrılırdı. Hiç bir firma, talep edilmeyen, getirisi olmayan bir ürünle uğraşarak zaman ve para harcamak istemez.
            

Ve kolay değildi elbette. O talebin devamlılığını sağlayabilmek adına bir albüm içeriği oluşturmak; kendi yaptığınız şarkıların dışında başka şarkılara da kulak kabartmak, hep bir araştırma halinde olmak, o şarkıların elenmesi, değerlendirilmesi vs. En zor kısmı buydu aslında. Zordu ama karşılığını görünce de değiyordu. Bütün bu albümleri, piyasaya hakim akımlardan bağımsız; ayrı bir yerde değerlendirmek gerekir. Bir modadan beslenen yapımlar değillerdi. Bu nedenle değişen dengelerden fazla etkilenmediler

YHT: Bu kadar uzun soluklu bir müzik kariyerinde sizin hiç sahneye çıkmamış olmanız da çok dikkat çekici. Seksenlerde hemen her şarkıcı şarkılı Yeşilçam filmlerinde rol alırdı ve bu filmler bir nevi albüm tanıtımı, hatta klip vazifesi görürdü. Ancak siz büyük satış rakamları yakalayan albümlere rağmen hiç sinema perdesinde de görünmediniz. Doksanlarda özel kanallar yayına başladı ve yıllar boyu TRT denetimini aşamamış ne kadar isim varsa, hepsi bu kanalların eğlence programlarında boy göstermeye başladı ama siz 1993 yılına kadar hiç televizyon programlarına da çıkmadınız. Sanki sadece bir sesten ve albüm kapaklarını süsleyen fotoğraflardan ibarettiniz. Bu bir tercih miydi yoksa başka sebepler mi vardı?
           
RÇ: Tercihten başka bir şey değildi demek isterim öncelikle. İkinci albümle birlikte, özellikle turne teklifleri gelmeye başlamıştı. Ama 1985'ten başlayarak, turne, konser, gazino; sahnede görünmemi sağlayacak ne varsa teklif edilir oldu. Bu arada, ikinci albümden itibaren sesim ve şarkılarım filmlerde de kullanılıyordu. Mesela, İbrahim Tatlıses'in bir filminde "Naciye". Yine bir  başka İbrahim Tatlıses filminde, adını hatırlayamadığım bir başka şarkım. Ve daha bir çok film. Haberdar olamadıklarım da vardır belki.

1985 sonrası film teklifleri de almaya başladım. Ama sahneye çıkmayı hiç düşünmediğim gibi, film yapmaya da sıcak bakmadım. Televizyona çıkmak için hiç bir istek ve çaba göstermemiş biri olarak, TRT denetimini aşamamış isimlerin dışında tutuyorum kendimi. Özel kanallar dönemi başlayınca da bu tavrım devam etti. Bana kalsa sürer giderdi. Sonuç olarak; çevremden  yoğun bir şekilde gelen "Televizyona çık" baskısıyla, 1993 yılında ilk kez ekranda göründüm.

Bütün bunlar benim  şöhret kavramına bakış açımla ilgili aslında. Sevdiğim bir işi yapıyordum ama işimin getirdiği ya da getirebileceği şöhret hiç umurumda olmadı. Zaten albüm çalışmalarım fazlasıyla zamanımı alıyordu, kalan zamanlarımın kontrolünü kendim sağlamak istedim.


YHT: Doksanların hemen başında yaşanan pop patlamasından sonra siz de daha pop bir çizgide ilerlemeye başladınız. Özellikle dönemin meşhur “Lambada”sının ve “Zingarella”nın kendi yazdığınız sözlerle oluşturulmuş Türkçe versiyonları birer efsaneye dönüşmüş durumda.

RÇ: Popüler şarkıların Türkçe versiyonları  her zaman aynı etkiyi yaratmıyor. Bunun örnekleri çok. "Lambada"ya söz yazarken böyle bir çekincem vardı. Ama piyasaya çıkınca orijinali kadar  sevildi. O güne dek beni dinlememiş insanlarla da buluşmamı sağlayan bir şarkıdır. Hatta Cumhuriyet Gazetesi bile, Türkçe “Lambada" ya kayıtsız kalamamış, benimle röportaj yapmıştı.

"Lambada" yı  seslendirdiğim albüm, 1990 yılının ilk ayında çıktı. Bir yol ayrımı albümüdür diyebilirim. Bir türlü kategorize edilemeyen müziğimin adını koymam ve olabilecek yeni bir kategori kazasına dur demem gerekiyordu artık. Böylece, her albümümde bir şekilde var olan popa yöneldim. Yani öyle, "Aman bir patlama var, hemen pop albüm yapayım," durumu değil pek. İçerik olarak yine “cover” şarkılardan oluşuyordu. Mevcut tarzım korunurken, pop algısını  güçlendirecek unsurlar fazlalaştırılmıştı sadece. Bir tür yumuşak geçiş. 

Bir sonraki albümüm artık tamamen pop unsurlar  taşıyordu ve yine cover şarkılar, yine Türkçe versiyonlar vardı. En ses getireni “Arkadaşca”, yani  "Zingarella" oldu. Arkadaşlıktan bahsederken, alt metninde tek taraflı bir aşkın varlığını hissettiren sözlerini, bir arkadaşımın hikayesinden yola çıkarak yazmıştım.


YHT: 1993 tarihli “Hişt Hey N’oluyor Orda” benim en sevdiğim Rüya Çağla albümüdür ve başından sonuna çok eğlencelidir. O şarkılar şayet daha büyük bütçeli bir prodüksiyonla albüm haline getirilmiş olsaydı, “Abone” gibi “Hadi Yine İyisin” gibi eğlenceli hitler arasında rahatlıkla yer alabilirdi diye düşünmüşümdür hep. Ancak siz başından beri hep küçük bütçeli ve iddiasız işlerde var olmayı tercih ettiniz ki buna rağmen çok satan albümler çıktı ortaya. Ve hep aynı ekiple, aynı firmayla çalıştınız. Rüya Çağla neden mesela bir Garo Mafyan’la çalışmayı düşünmedi? Ya da Raks gibi, Özer Plak gibi dönemin önemli firmalarının kapısını aşındırmadı?

RÇ: 1993'ten bahsediyorsak, arkamda istikrarlı bir on yıl bırakmış olduğum gerçeğini  hatırlatmak isterim. Aynı ekip ve aynı firmayla çalışmamın bir sonucuydu bu. Karşılıklı güven ve memnuniyet içinde çalıştık.

"Hişt Hey N'oluyor Orda"  pop patlamasının tavan yaptığı zamana denk gelen bir albümdür. Ve her şeyiyle o zamanla örtüşen bir çalışma oldu. Aynı zamanda da yine bana özgüydü. İstikrardan kastım da bu zaten. Bir şekilde devam hali sağlayan bir kendine özgülük. Bu nedenle başka bir aranjörle çalışmayı düşünmemişimdir.

Şarkılarım dönemin uyumlu hitleri arasında yer alamamışsa,  prodüksiyonun cüssesinden ziyade ekranda sık görünmememle alakalıdır sanıyorum. Özel kanalların açılmasıyla birlikte yapımların artık sadece ve sadece televizyonda görünürlük üzerinden değerlendirildiği yeni bir dönem başlamıştı. Her kanalda bir şekilde görünürseniz vardınız, aksi takdirde yok. Müzik dinleyicisi gözünü televizyona dikmiş, ne dinleyip dinlemeyeceğini, bir müzik market misali oradan seçiyordu. Her daim rafta olmak gerekiyordu. Gidişat buydu. Bu tehlikeyi sezmeme rağmen, varlık sebebini televizyondan elde etmemiş olmanın rahatlığı vardı üstümde. Davet edildiğim programlar dışında, televizyon olgusuna lakayt kaldığımı söyleyebilirim. Ama televizyonda sık görünseydim, şöyle olurdu böyle olurdu da diyemem. Deneyip  görmem gerekirdi. Çünkü bazen işin gereklerini ne kadar yerine getirseniz de, olmaz. Büyük bütçe-küçük bütçe, firma meselesi değil bu; başka bir şey. Herkes için geçerli.  

O büyük prodüksiyonlarla lanse edilen isimlerin bir çoğu ikibinli yıllara varamadan, bazıları da sonrasında elenip gittiler. Bir kısmına ikinci albüm şansı bile verilmedi. Apar topar evlerine gönderildiler adeta. Böyle bir kalbi kırıklar topluluğu da yaratmıştı pop patlaması. Gidenler çok mu kötüydüler? Peki ya kalanlar? Birer müzik harikası mıydılar? Aynı şartlar neden bazılarına geçiş izni sağlamış, bazılarına dur demişti ? Yine aynı şeyi söyleyeceğim; bütün bunları bilmemize yarayacak yazılı bir formül yok. Cevabı dinleyici verir demiştim ama neye göre verir, bilinmez. Bildiğim tek şey, prodüksiyon işlerinin dinleyici kriterleri arasında olmadığı.


YHT: Son solo albümünüz “Hodri Meydan” 1994 yılında yayınlandı ve o tarihte bir rahatsızlık nedeniyle müziğe ara vermek zorunda kaldınız. Sanırım hastalığınız basına pek yansımadı, en azından ben hiçbir yerde rastlamadım. Nasıl geçti sizin için o dönem?

RÇ: Haklısınız, hastalığım basına hiç yansımadı. Zaten böyle şeyleri düşünecek halde değildim. "Hodri Meydan" ın televizyon tanıtımları sırasında rahatsızlanmıştım ama  daha önceleri de zaman zaman sağlığımın iyi gitmediği oluyordu. Bir türlü bir teşhis konulamamış ve haliyle yanlış tedaviler de görmeme yol açmıştı bu durum. Tanıtımlarımı  tamamladıktan sonra bir mola vermem gerektiğini anlamıştım artık. Öyle de yaptım. 1996 yılının sonlarına doğru, bu kez ayakta tedavi görmenin mümkün olamayacağı  bir şekilde rahatsızlandım. Ağır bir tabloydu. Bir süre hastanede yattım. Nadir rastlanan ve nedeni bilinmeyen bir karaciğer hastalığı teşhisiyle tedavi oldum. Zor bir süreçti. Hem de çok. Adeta yeniden doğduğumu söyleyebilirim. Sonrasında iyileştim elbette ama yeniden hastalanma endişesini de hep içimde taşıyordum. Sonuç olarak yeni bir hayat başlamıştı benim için. İçinde stres ve yorgunluk barındırmaması gereken bir hayat. Mümkün olduğu kadar uyum sağlamaya çalıştım. İşime biraz ara vererek, ateşin altını kıstım bir nevi.


YHT: 1999 yılında Grup Turbo’da da beraber çalıştığınız Asya Düzgit’le birlikte bir pop-folk albümü yaptınız ve o tarihten bu yana yayınlanmış bir çalışmanız yok. Müzik sizin için tamamen bitti mi?

RÇ: Asya Düzgit'le hep gerçekleştirmek istediğimiz bir projeydi o. Özel bir albümdür benim için. Hayli de eğlenmiştik stüdyo aşamasında. Marmara depremi nedeniyle tanıtımı yarıda kaldı. Bir daha da üzerinde yoğunlaşamadık. Sağlık sorunum nedeniyle de çekimser kaldım biraz. Bunca yıl aralıksız albüm çıkardıktan sonra araya giren zaman tuhaf bir duygu oluşturuyor haliyle. Ezber bozuluyor bir kere. Sonrasında bir rehavet çöküyor. Tabii ki çalışmalarımı sürdürdüm, şarkı yazmaya devam ettim ama bunları bir albümde toplamayı  erteledim hep. Elimde olmayan nedenlerle de olsa, iyi bir yerde ara vermiştim; bunun aynı zamanda iyi bir final olabileceğini düşündüm biraz da. Bir dolu albüm çıkarmış, öyle ya da böyle kendi hikayesini yazmış ve kendi rüzgarına hiç kapılmamış bir müzik yolcusu olarak, yola devam etmeme hakkımı da elimde bulundurmak istedim.

Müzik bitmiş değil elbette. Sadece bendeki yansıması değişmiş durumda. Albümlerimin hemen hemen tamamı internet aracılığıyla dinleniyor. Aralarında beni zamanında takip eden dinleyiciler olduğu gibi, yeni keşfedenler de var. “Paylaşım” adı verilen bu şarkı indirmeler çoğunlukla yasal değil tabii ama halen aranan ve dinlenen olmak güzel. İlginç buluyorum bir yandan da. İnternetle ilgili düzenlemelerin  iyi bir sonuç vereceğine, yasal olanın tercih edilmesinin yaygınlaşacağına inanıyorum. Ancak o zaman ateşin altını bir miktar açabilirim diye düşünüyorum. Şimdilik izlemedeyim.    


YHT: Geriye dönüp baktığınızda, bütün bir popüler müzik tarihi içerisinde Rüya Çağla nerde duruyor sizce?

RÇ: Objektif olarak baktığımda gördüğüm Rüya Çağla, hem çok tanıdık hem de bilinmez  olmayı  eş zamanlı olarak sürdürmüş bir şarkıcı. En büyük özelliğinin bu olduğunu düşünüyorum. Kah "Naciye' yi ilk plağa okuyan" dır, kah "Türkçe sözlü Lambada' yı söyleyen". Kah  "Genç Süper Star" dır, kah  “Mavi Mavi” deki diğer kız". Nerede takip edilmeye başlandığıyla bağlantılı olarak, zihinlerde değişken bir yeri vardır sanırım. Ama bir tarih içerisinde hatırlanması gerekirse, eşleştirilebileceği  bir benzeri; bir dönemdaşı yok. Bu nedenle, yalnız ve farklı olarak "ayrı" bir yerde duruyor.


YHT: Siz müzik piyasasından uzaklaşalı neredeyse on yıl olacak. Biliyorum ki albüm yaptığınız dönemlerde günün moda akımlarını yakından takip ettiniz ve şarkılarınıza yansıttınız. Bu yüzden arabesk de vardı albümlerinizde, rap de. Son dönemde Türkiye’de pop müzik farklı kollardan ilerliyor. Doksanlı yılların rüzgarını devam ettiren yakışıklı ve bıçkın delikanlılar ve illa ki erkeklere meydan okuyan genç kızlardan tekerlemeli şarkılar hala ezici çoğunlukta. İyi huylusu, kötü huylusu, Anadolulusu, İngiliz özentilisi, arabesk soslusu, isyankar duruşlusu, anadan doğması, sonradan olması, suya sabuna dokunanı ve dokunmayanıyla rock müzik bir süredir yükselen değer ama türkü ve alaturkanın ana vatanında rock müziğin bundan daha fazla ileri gidebileceğine ve günün birinde birinci sıraya geçebileceğine ben kendi adıma pek ihtimal vermiyorum.

Bir de etnikçilerimiz var ki, bir zamanlar sosyetik evlerin cilalı parkelerine yayılan el dokuması kilimler, milyon dolarlık tablolarla aynı duvarı süsleyen keçi kılı köy çorapları gibi ya da illa ki yolu kapalı, elektriksiz, susuz  köylerde, toprak ağalarıyla, töreyle, yoklukla mücadele temalı, oryantal meraklısı Avrupa’lı festivallerin ödülsüz göndermediği Yeşilçam filmleri gibi onlar da çok modalar bir süredir. Zurnada peşrev, darbukada caz, udda blues, neyde senfoni, bağlamada flemenko gırla nicedir. Rap’çilerin çoğu aşk meşk, dans, eğlence sularında, hem nalına hem mıhına vuranlar da popun dayanılmaz akıntısına kapılıp ehlileşmekte, derken reklam cıngılına dönüşmekte beis görmüyor. R&B ve Hip-Hop ise ne eski popçuda ne yeni yetme dansçı-şarkıcıda “yerli” duruyor. Belli ki ödünç ve emanet. Bir zamanlar hor görülen arabesk, nicedir popun ayrılmaz bir parçası, hatta belki de tamamı.Böylesi bir cümbüşün içinde Rüya Çağla bugün bir albüm yapsa neler yapar, nasıl bir çizgi belirler kendine?       

RÇ: Seksenler, doksanlar derken ikibinlerin ilk on yılı da bitti bitecek. İleride müzik adına neler olur? Yeni bir yükselen değer bulunur mu, yoksa elde olanlarla yetinilerek yuvarlanıp gidilir mi, bilemiyorum. Bildiğim tek şey, artık albüm satışlarının günden güne düşüş gösterdiği. İster yasal ister değil; hangi şekilde olursa olsun, internet paylaşımları müzik sektörünü çok etkiliyor. İstenen şarkıya, istenen şarkıcıya, istenen albüme çabucak ve topluca ulaşmak ve de bunun için en yaygın şekliyle hiç bir ücret ödememek cazip geliyor elbette dinleyiciye. Ama bir albümü elinde tutmanın, kapağına bakmanın, içindeki yazıları okumanın, kaseti ya da CD' yi  dinlemenin verdiği sahicilik duygusunun yerini alamaz bu. Bugün bir albüm yapacak olsam, alışkın olduğum gibi; sahici şekilde dinlenmek isterim ve bunu temenni ederim önce.

Neler yaparım, nasıl yaparım, belirleyici bir şey söylemek zor ama  bir ya da iki “cover” şarkım olur muhtemelen.

YHT: Uzun yıllar sonra ilk kez bir röportaj yaptınız ve ilk kez hakkınızda bu kadar ayrıntılı bilgi sahibi oluyoruz ben ve bu röportajı okuyacak herkes. Size çok teşekkür ediyoruz.
           
RÇ: Ben teşekkür ediyorum. Kendi tarihime hızlı bir göz atma imkanı oldu benim için de. Bir teşekkür de, albümlerime ilgi göstererek yolculuğum süresince bana eşlik eden dinleyiciye. Varlıklarını hep hissettim. Yanımda olmaları güzeldi. Bu röportaj, hem o dinleyiciye hem de beni ilk kez bu sayfada tanıyan insanlara bir merhaba niteliği taşıyor ayrıca. Dileyenler de  ruyacaglafan@gmail.com adresi aracılığı ile merhabalarını bana ulaştırabilirler.