Bu Blogda Ara

Pinhâni Röportajı

"MÜZİSYENİN BİR MİSYONU OLMALI"


(Milliyet Sanat dergisi Şubat 2016 sayısında yayımlanmıştır.)

Şehir dışına konsere gittikleri zaman organizasyona fazla maddi yük binmesin diye grup üyelerinin otel odalarında ikişer kişi kalmasını kural haline getirmişler. Konser salonunda taşınacak, getirilip götürülecek bir şeyler varsa, herkes bir ucundan tutuyormuş. Çok fazla görünür olmaktan hoşlanmıyorlar. Grubun gitaristi Eray eskiden onların bir hayranıymış ve bir gün mesaj atıp “Benim bir grubum var ve yazın bir yerde çalacağız ama eleman eksiğim var, gelir misiniz?” diye sormuş. Kalkıp gitmişler ve bütün yaz o amatör grupla çalmışlar. Sonra Eray, grubun ‘rodi’si olmuş ve zamanla gitaristliğe kadar yükselmiş. Akın Eldes, Cem Aksel gibi usta müzisyenler konserlerinde ve albümlerinde onlarla birlikte çalıyor ve bu onları çok mutlu ediyor. Sadece müzik düşünüyor ve müzik konuşuyorlar. Başka türlü bir grup Pinhâni. Yeni albümleri “Kediköy”, geçtiğimiz günlerde DMC etiketiyle yayımlandı. Bu vesileyle Pinhâni’den Sinan Kaynakçı, Selim Aydın ve Hami Ünlü ile bir araya geldik. (Eray Polat rahatsızlığından dolayı röportaja katılamadı.)  


YHT: Bu devirde herkes bir şekilde tanınır olma peşindeyken, nedir sizin bunu fazla ortalarda gözükmeme çabanız?

PİNHÂNİ: Pinhâni zaten gizli demek. Anlamının içini az da olsa doldurmaya çalışıyoruz. Neticede yaptığımız şey müzik ve onunla geçinebilmemiz lazım. Geçinebiliyorsak sorun yok. Hepimizi kiradayız evet ama kiramızı ödeyebiliyoruz en azından. Ödeyemezsek o zaman başlarız görünmeye. Çok fazla göz önünde olursak o zaman başka sorunlarla karşılaşacağız. Mesela bugün buraya metroyla geldik. Öyle olsa gelemeyiz. Gelebilmemiz için çok fazla görünmememiz gerekiyor. Yoksa rahat bırakmazlar. O ünlü olan insanlar ne yapıyorlar bilmiyoruz. İşte az önce sokakta fotoğraf çekimi yaptık rahat rahat. Kimse bakmadı. Bakanlar da “Kim ya bunlar,” deyip geçti. Müzik yapıyoruz diye bütün hayatımız zindana dönüşürse ne anlamı kaldı. Bazen sokakta bizi birileri tanıyor. “Eyvah,” diyoruz “çok mu çıktık bu ara televizyona yoksa?” Sonra “Geçen gün konserde izledik,” diyor, rahatlıyoruz. Konserden tanısınlar tabii ama daha fazla da tanımasınlar istiyoruz.


YHT: Ama Kavak Yelleri dizisinin müziklerini yaparak ister istemez fazlasıyla tanındınız galiba?

PİNHÂNİ: Biz o zaman da yavaş ilerleyen ve çok popüler olmak istemeyen bir ekiptik. Ama diziyle birlikte bir anda sanki tersini istiyormuşuz gibi bir hava oluştu. Bunu istemezdik tabii ki. Bunu öngöremezdik de. Dizinin bu kadar patlayacağını bilseydik belki de kabul etmezdik bu işi yapmayı. Zaten dizinin bize kattığı aşırı popülerliği daha da ileri götürmemek adına dizi başladıktan sonra biz televizyondan çekildik. Ondan önce arada bir çıkıyorduk yine, görünüyorduk. Kendimizce bir fren koyduk.


YHT: Yine bir dizi teklifi gelse kabul etmez misiniz bu durumda?

PİNHANİ: Her sene 5-6 dizinin müziğini yapmamız için öneri geliyor zaten. Hele o dönemde çok daha fazla öneri geliyordu. Kavak Yelleri bir tesadüftü aslında. Bizim müsait olduğumuz bir dönemde karşımıza böyle bir teklif çıktı. Onu da çok tereddüt ederek kabul ettik zaten. Tecrübe kazanmak için kabul ettiğimiz bir şeydi fakat dört buçuk sene de sürdü. Hiç beklemiyorduk, bir iki haftada yayından kalkar diye düşünüyorduk. En azından denemiş olduk. Şimdilerde teklif gelen işlerden çok azı hoşumuza gidiyor. Kedi Özledi filminin müziklerini yaptık bir tek. O da herhalde kedilere olan zaafımızdan dolayı ama o film de tutmadı. Bir daha yapar mıyız? Uygun şartlar gerçekleşirse elbette yapmak isteriz. Aslında uzun süredir yapmıyor olmamızdan da memnunuz açıkçası. Çünkü bir ara insanlar mesleğimizin dizi müziği yapmak olduğunu sanmaya başlamışlardı. Dizi ekibiyle birlikte sete gidip, onlarla yatıp onlarla kalktığımızı düşünenler vardı. O artık üzerimizden gitti diye düşünüyoruz.


YHT: “Kedilere olan zaafımız” dediniz ve son albümün adı da “Kediköy”. Tam olarak neresi bu “Kediköy”?

PİNHÂNİ: Kadıköy tabii ki. Gruptaki dört kişiden üçü Kadıköy’de yaşıyor artık. Albüm kayıtları da Kadıköy’de yapıldı. Resmen Kadıköylü olduk yani. Albümde kediyle ilgili iki şarkı vardı. Birini sonradan çıkardık gerçi ama albümün ismine ve kapağına ilham veren şarkı oydu. “Kara Kedi”ydi adı. Bir de ekipte Selim hariç hepimizin evlerinde kediler var. E Kadıköy’de de çok ciddi bir kedi nüfusu var ve bayağı semtin yerlisi gibi takılıyorlar. Onlar bizim aramızda değil de biz onların arasında yaşıyormuşuz gibi bir hava var. O yüzden Kadıköy’e “Kediköy” yakışır diye düşündük. Albüm kartonetinde bizim kedilerin fotoğrafları da var zaten.


YHT: Kayıtlara 2014’de başlamışsınız aslında. Neden bu kadar gecikti bu albüm?

PİNHÂNİ: 2014’de Sinan ağır bir hastalık geçirdi. Doktorlar ameliyat kararı aldılar. Bu nedenle ameliyattan önce stüdyoya girerek kayıtların önemli bir kısmını yaptık. Ameliyattan sonra birkaç ay öyle geçti. Sonra konserler başladı. 2015 yazından itibaren tekrar albüm kaydına başladık ama önceki yaptıklarımızın bir kısmı aceleyle yapılmış olduğu için çöpe gitti. Tabii aradan 6-7 ay geçtiği için yaptığımız yeni şarkılar da vardı. Onlardan hoşumuza gidenleri de işin içine katmak icap etti. Yani tembellikten değil de maalesef böyle bir insani durumdan dolayı sarkma oldu.

YHT: Resmi internet sitenizdeki günlükte “Bir daha albüm kaydetmek nasip olur mu?” cümlesini gördüm.

PİNHÂNİ: İnsan bu yaşta başına sağlık sorunları gelince ister istemez böyle bir soru soruyor. Hayatın akışı buna müsaade etmeyebilir. Bizim dışımızda gelişen şeyler de var. Mesela ülkede savaş çıkabilir. Belki de bundan sonra albüm diye bir şey olmayacak. Herkes tek tek şarkı çıkaracak. Artık bir albüm yayınlamakla tek tek şarkı yayınlamak arasında etki olarak çok bir fark yok. 15 şarkınızı 15 yıl boyunca gündemde kalmak için zamana yayarak yayınlayabilirsiniz. 15 yıl boyunca her yıl bir albüm yapsanız da 15 katı bir ilgi görmüyorsunuz.


YHT: Bu albümde çok eski şarkılarınız da varmış.

PİNHÂNİ: Bütün albümlerimiz öyle aslında bizim. İşe ilk başladığımızda çok sayıda şarkımız vardı. Hepsini ilk albümde kullanamadığımız için, her albümde de üzerine yeni parçalar eklendiği için… Cepten biraz yiyerek, biraz da yeni ekleyerek, hep böyle gittik. Bu albüm de öyle. İlk albüm yayınlanmadan yazdığımız şarkı da var bu albümde. En eski şarkı “Oyalan” mesela. İlk albümden hemen önce yazılmıştı. Daha evvel o şarkıyı ne yapacağımızı bilemediğimiz için, yayınlamaya cesaret edemediğimiz için bekleyen bir şarkıydı.


YHT: Bir yandan da siz Türkiye genelinde en çok konser veren grupların başında geliyorsunuz.

PİNHÂNİ: Biz bu işe başlarken bir misyonumuz olsun istiyorduk. Mesela keşke uluslararası bir grup olsaydık da Türk müziğini yurt dışına ihraç edebilsek, milli forma giyiyormuş gibi bir gurur yaşasaydık. Onu pek yapabildiğimiz söylenemez. Ama en azından ülkenin her yerine müzik götürebiliyoruz. Şu an ülkede 81 vilayette konser yapabilme ihtimali olan alternatif bir grubuz. Biz bir ilçe festivaline gittiğimiz zaman orada beş ekip varsa dördü popçulardan oluyor. Sadece biz orada ‘rock’ müziği, cazı, alternatif müziği, halk müziğini tek başımıza temsil ediyoruz. Oralara ancak popüler bir isim olarak gidebiliriz. Bizim ismimiz popüler oldu ve artık her yere girebiliyoruz ve girdiğimiz zaman da insanları müzikle zehirlemek (pozitif anlamda) gibi bir misyonumuz oldu.


YHT: Bu kolay bir şey olmasa gerek?

PİNHÂNİ: Bizim için olabildiğince çok çalmak ve insanlara olabildiğince fazla müzik götürmek esas. O anlamda şöyle bir politika farklılığımız da var: Eğer daha önce çalmadığımız bir yerden, bir şehirden teklif geliyorsa elimizden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyoruz. Genellikle başka ekiplerde İstanbul içi için “Abi tamam hallederiz,” denir ama İstanbul dışındaysa talepler birden artar. Şu lazım, bu lazım, uçak bileti, otel vesaire. Bizdeyse tersidir. Bu yüzden de mesela Diyarbakır’da neredeyse on kere çaldık. Oradan gelen bütün işleri öyle veya böyle yapıyoruz. İstanbul’daki bütün işleri yapmıyoruz mesela. Türkiye’de gitmediğimiz çok az vilayet kaldı ki gittiğimiz işlerin büyük bir çoğunluğu aslında teknik sebeplerle gidilmemesi gereken işlerdi. Ama gidiyoruz. Çünkü biliyoruz ki oradakilerin bize buradaki insanlardan çok daha fazla ihtiyacı var. Mesela geçenlerde Kırşehir’de bir konser yaptık. Ayrı bir röportaja sığacak kadar hikâyesi var o konserin. Konsere bir saat kala mekânı değiştirmek zorunda kaldık filan. Ama ne yaptık ettik o konseri verdik. Bunu çok emin olarak söylüyorum, bizim o yaptığımızı kimse yapmaz. Bizim o tek bir konser için yaptıklarımızı, müzik kariyeri boyunca yapmamış müzisyenler var. Biz müzisyenin bir misyonu olması gerektiğini düşünüyoruz. Biz çok mu misyoneriz, hayatımızı buna mı adadık? Hayır, ama en azından bir misyonumuz var. Dediğim gibi hepimiz kirada oturuyoruz zaten ne kadar misyoner olabiliriz en fazla? Elimizden geldiğince oluyoruz ama.



"KEŞKE ŞU KONSERİ DIŞARIDAN İZLEYEBİLSEK"

YHT: Önceki albümlerinizde de vardı, bu albümde de var. Ve konserlerinizde de… Başka başka müzisyenler de çalıyor sizinle.  

PİNHÂNİ: Bazen soruyorlar, “Bu adamlar ne yapıyorlar da koskoca Akın Eldes bunlarla birlikte çalıyor?” Sebebi belli. Adam müzisyen. Biz de müzisyen gibi çalıyoruz. Onun için bizimle rahat rahat çalıyor. Çıkıp orada solosunu kesmeyeceğimizi biliyor. Gözünü kapatıp çalıyorsa biz de altta devam ediyoruz. Mesela Pozitif İstanbul’un akordeoncusu Tamer Kara bazen gelip bizle çaldığında, öyle bir çalıyor ki biz sahnede hep beraber dönüp onu izlemeye başlıyoruz. Bize böyle bir katma değeri varsa, seyirciye de mutlaka vardır. Akın Abi çalarken de oluyor aynı şey. Bazen Pinhâni konserinde olduğumuzu bile unutuyoruz. “Ah keşke şu konseri dışarıdan izleyebilsek,” dediğimiz oluyor.


YHT: İnsan rahatsız olmaz mı sahnede ilgi başkasına yönelince? Rol çalıyor diye?..


PİNHÂNİ: Mesela bir yurt dışı konserimize Akın Abi son dakikada gelememişti. Toygun Sözen eklendi kadroya son anda. Hayatında ilk defa bizimle çalıyor. Prova bile yapabilmiş değil. Ama öyle bir hareketli ki sahnede, herkes ona bakıyor. Rol çalmaksa dibine kadar çaldı ama biz rahat ettik. Zaten grup olarak yeterince gözler üstümüzde. O gözler başka bir taraf çevrildiğinde biz rahat ediyoruz. Bu iyi bir şey aslında. Başka müzisyenlerin olması da bize yazılan bir artı yine. Çünkü seyirci Pinhâni konseri izliyor ve onu öyle hatırlıyor. Keşke mümkün olsa, kolay bir şey olsa da her konserde böyle üstün müzisyenler bize eşlik etse. Ne kadar güzel olurdu.



DERGİDE YAYIMLANMAMIŞ BÖLÜMLER

YHT: Gruplar genellikle solistleriyle tanınır. Pinhâni’de ise fazladan şu durum var ki, şarkıları da solist, yani Sinan Kaynakçı yazıyor. Sinan olmasaydı Pinhâni olmazdı diyebiliriz bu durumda. Peki  mesela Selim olmasaydı ya da Hami… Ne değişirdi grupta?

SİNAN: Grup gene olurdu ama bir şeyler değişirdi. Dünyada ben olmasaydım Pinhâni diye grup olmazdı, bu doğru. Ben bir sürü şarkı yaptım ve bu şarkıları bir ekiple kaydetmek, çalmak istedim. Ben ekip ruhuna inanıyorum. Mesele Şebnem Ferah da bir ekiptir aslında ama onun ismi anılır hep. Arkasında büyük bir ekip var oysa. Pinhâni de bir ekip. Ekiplerde kimin ne kadar katkı yaptığını dışarıdan bakınca görmek çok zor. Söz müziği kim yazmış, kim neyi çalmış o bellidir ama bir de işin içinde göze görünmeyen başka bir takım yükler vardır, angaryalar vardır… Bizim ekipte de herkes bir takım yükleri kaldırıyor. Görünürdeki yüklerin büyük çoğunluğu bende ama görünürde olmayan yükleri olabildiğince eşit bir şekilde paylaşmaya çalışıyoruz Hami, Selim, Eray ve ben… Benim dışımdakiler gruba nasıl fazladan bir katkı sağlarlardı? Şarkı yazabilirlerdi mesela. Akın Eldes’in yazdığı şarkıları kullanıyoruz örneğin zaman zaman. O şarkılar hemen kendini gösteriyor. Grubun müziğine farklı bir katkı sağlıyor.

HAMİ: Formu bambaşka o şarkıların çünkü.

SELİM: Biz başka müzisyenlerden de çok yararlanıyoruz. Geliyorlar çalıyorlar. Albüm kayıtlarında, sahnede… O çeşitlilik neredeyse en çok bizde var diyebilirim. Bu albümde dört farklı davulcu çaldı mesela.

HAMİ: Erkan Oğur daha önce de çalmıştı bize, bu albüm için de çaldı. Örnek vermek için söylüyorum. Ekip genişliği açısından çok rahat davranıyoruz. Bu konuda en abartan grup biz olabiliriz.

SİNAN: İsterseniz siz bile gelip davul çalabilirsiniz bizim grupta. (Gülüyoruz.)


YHT: Başka müzisyenlerin sizle çalmasının yanında, siz de zaman zaman başka müzisyenlerle çalıyorsunuz. Bu nasıl bir deneyim?

SİNAN: Sahne müzisyeni bakış açısıyla baktık biz hep. En başından beri “show-business” olarak bakamadık bu işe. Mesela Yunan arkadaşlarım vardı bir meyhanede çalıyorlardı. Benden rica etti, gittim darbuka çaldım onlara. Adamın biri geldi “Abi ne oldu Pinhâni’den ayrıldın mı?” diye sordu. Pinhâni’den ayrılsam yapacağım iş meyhanede darbuka çalmak olmazdı herhalde. (Gülüyor.) O gün bir kişi eksikti gruplarında. Ben de sık sık gidiyordum zaten onları dinlemeye. Müziklerini bildiğimi de biliyorlar. Gittim çaldım. Para filan da almadım. Onların müziğinin içine girmek benim hoşuma gitti. Hepimiz öyle bakıyoruz aslında.


YHT: Başından beri albüm kapaklarınızda bir tasarım bütünlüğü var. Bu albümde de devam ediyor bu.

SİNAN: Bizi en iyi anlayan sizdiniz o konuda. Üçüncü albümü yazdığınızda söylediğiniz şey, benim ilk albümün tasarımını yaparken grafiker arkadaşıma söylediğim şeydi. Elli metreden o albümün bize ait olduğu anlaşılsın. “Aaa Pinhani albüm çıkarmış,” desinler. Bir de albümlerimiz yan yana konulduğunda güzel gözüksünler. Devam eden bir üretimin parçaları oldukları hissedilsin. Biz albümü tamamladığımızda adını ne koyalım, kapakta ne olsun diye kendi aramızda konuşuyoruz. Sonra bunları grafikerimiz Nihan Şen’e aktarıyoruz. Sonuçta bir şey çıkıyor ortaya ama ana fikir bütünlük. Diğer albümlerle görsel olarak bir bütünlük oluşsun. Zaten müzikal olarak bir bütünlük iddiamız yok hatta tam tersine, farklı olmasını, çeşitlilik olmasını arzuluyoruz. 


YHT: İstanbul dışındaki konserlerde nasıl bir dinleyici kitlesi ile karşılaşıyorsunuz?

PİNHÂNİ: Şehir dışına çıkınca iş biraz değişiyor aslında. Çünkü az etkinlik olan bir yere gitmiş oluyorsunuz. İstanbul dışındaki konserlere üç ayrı grup insan geliyor. Bir, gerçekten Pinhâni sevenler, iki, Pinhâni’yi bir veya iki şarkısından tanıyıp o şarkıların hatırına gelenler, üç de o şehirde çok az etkinlik olduğu için sadece bir etkinliğe gitmek için gelenler. Gecenin sonunda bu üç kısım insanın da memnun ayrıldığını genelde görüyoruz. Bunu nasıl yapabilirsiniz? Bir kere iyi çalmak lazım ki biz bunun için çok çaba sarf ediyoruz. Ayrıca, birinci grubu tatmin etmek için farklı şeyler çalmak zorundasınız, ikinci grubu tatmin etmek için o çok bilinen şarkılarınızı da çalmak zorundasınız. “Hele Bi’ Gel”i çalıyoruz mesela, neden çalmayalım? İkinci grup tatmin oluyor böylece. Farklı şeyler çaldığımızda, güzel bir “playlist” yaptığımızda birinci grup tatmin oluyor. İyi çaldığımızda da üçüncü grup tatmin oluyor. Aslında artık neyle karşılaşacağımızı biliyoruz çoğu zaman ve biraz da ona göre çalıyoruz. Bunu itiraf etmek gerekir. İnsanlar bizden ne bekliyor? Bunu düşünüyoruz açıkçası. 


YHT: Şimdilerde memlekette sadece müzikten para kazanmak çok kolay değil ve özellikle gruplarda çoğunlukla aslında başka işleri de olan müzisyenler çalıyor. Sizde durum nedir?

SELİM: Bizde öyle bir durum yok. Kimsenin başka işi yok. Zaten sabah dokuz akşam beş bir işi Pinhâni ile beraber götürmek çok zor. Deneyenlerden biriyim. Gerçi benim işten ayrılma sebebim çok farklıydı ama yürüyemeyeceğini de ben görmüştüm o zaman. İstanbul dışına hiç çıkmadığınız sürece aslında çok basit, yapılabilir ama bizde mümkün değil. Sadece konser trafiği de değil. Biz birçok müzisyenden farklı olarak kayıtlarımızı da gündüz yapıyoruz.

SİNAN: Eskiden şöyle düşünüyordum: Bir insan müzik yapıyorsa buna saygı duyması ve sadece müzik yapması gerekir. Öbür türlü hiç müzisyenim demesin gibi bağnaz düşüncelerim vardı. Bugünse öyle düşünmüyorum. Sadece müzik yapmaktan zaman zaman zarar da gördük çünkü. Ekonomik sıkıntılarımız oldu ve daha çok konser vermek için ne yapmamız gerekir diye toplantılar yapmak zorunda kaldık. Veya kabul etmememiz gereken bir iki konsere çıktık. O zaman şuna vardık: Biz müziği çok seven insanlarız ve bunu ticaret olarak yapmak ağrımıza gidiyor. Müzik bizim hobimiz aslında. Bundan para kazanıyor olmamız bu durumun değişmesini gerektirmez. Hobi dediğimiz şey zevk almak için yapılır. Ama bazen zevk almadan yaptığımız da oldu. Bazı zamanlar daha çok oldu. Şimdi neyse ki öyle bir gereksinimimiz yok. O zaman demek ki belki de parayı başka bir işten kazanıp müziği sadece zevkimiz için ve daha da küçük kitlelere yapmak belki bizim müzikle olan ilişkimizi de korurdu. Şu an bu bozuldu. Biz onu hâlâ korumaya çalışıyoruz. Ona az önce anlattığımı gibi bir takım misyonlar yüklüyoruz. O ilişkiyi canlı tutmaya çalışıyoruz. Yeni bir şeyler denemek, yeni bir şeyler yakalamaya çalışmak, yeni enstrümanlar çalmayı öğrenmek… Ama artık bir işte çalışıp bir yandan da müzik yapmak bana yanlış gelmemeye başladı.

SELİM: Şu şarkıcının iki yüz tane dairesi var ve onlardan kira topluyor dediklerinde ben o zaman adam kesinlikle istediği müziği yapıyordur diye düşünüyorum mesela. Müzikle ilgili ticari kaygısı olmaması lazım çünkü. Ama tam olarak öyle de olmuyor galiba. Bir de tabii müziğe de diğer işe baktığın gibi bakıyorsan, o takım elbiseni müzik yaparken çıkaramıyorsun orada yine bir problem var demektir.

SİNAN: Zaten ünlü olmak isteyen insanlardan müzikten çok spor yapıyorlar güzel görünmek için. Bizde herkesin bir göbeği var yani. (Gülüyoruz.) 


YHT: Bu albümde bir türkü düzenlemesi de var. Daha öncekinde de vardı. Bir ara sadece türkü çaldığınız konserler de yaptınız. Nereden geldi bu türkü merakı?

SİNAN: Türkü işini grubun başına ben sardım. Eskiden beri severdim ama son yıllarda türkü dinlemeyi çok sever oldum. Bir albümde bir türkü söyledik, sonra konserlerde söylemeye başladık. O ara ben çok fazla türkü dinliyordum. Bu defa Deniz Türkan’la ikili konserler yaptık. Çok da güzel oldu. Repertuvara türkü almaya başlayınca o kadar çok türkü çalabiliyor hale geldik ki onlar için ayrı bir konser yapmamız icap etti. Birkaç yerde öyle sadece türkülerden oluşan repertuvar çaldık. Zaten bizim türkü formunda olan şarkılarımız da var. “Hele Bi’ Gel” de yedi sekizlik bir şarkıdır mesela. Türkü formundadır. Popüler müzikteki tek yedi sekizlik şarkıdır. Yani halk müziğinden bir şeyler hep vardı şarkılarımızda. İş galiba bizim sadece türkülerden oluşan bir albüm yapmamıza doğru gidiyor. Aslında albüm kafama hazır. Hangi parçaların olacağı, nasıl çalınacakları filan belli… Sadece kayıtları kaldı ama tabii bu albüm daha yeni çıktı, o en azından iki sene sonra yayınlanır.


YHT: Bu arada yakın zamanda da ilk albümünüz plak formatında yayımlandı.

SİNAN: İlk albümün kapak tasarımı üzerinde çalışırken ben yanlışlıkla bir tuşa bastım ve tasarımın rengi değişti. Sonra o benim hoşuma gitti. O şekilde üzerinde biraz uğraştık. Sonra onay vermesi için tasarımı yapan arkadaşa gönderdik. Nasıl olduğunu sorduk. “Güzel olmuş ama ‘70’lerdeki plak kapakları gibi olmuş biraz,” dedi. O zaman demek ki budur dedim ben de. Aradan yıllar geçti. Bana ilk albümü plak yapmak istediklerini söylediler. Ben de dedim zaten kapak aynı plak kapağı gibi. Aslında o albüm çıktığında ben plak olarak yayınlatmak için girişimler yapmıştım ama başarılı olamamıştım. Yapabilseydim parasını da cebimden verecektim hatta ama o zaman bu kadar yaygın değildi plak basımı. Benim babam zaten 30 senelik plakçı olduğu için bizim ev plaktan geçilmezdi. Haliyle benim de böyle bir hayalim vardı. 


YHT: Ve "Kediköy"le birlikte ilk kez ana akım bir müzik firmasının etiketiyle piyasaya bir albümünüz sürülmüş oldu. Ne değişti sizce?

İlk üç albümü biz tamamen kendimiz yaptık. Finanse ettik, kaydettik, yayınladık. Babamın plak firmasının lisansı vardı artık kullanılmayan, onu kullandık. Ve bundan maddi değilse de manevi anlamda çok zarar gördük. Özellikle ilk albümde bağımsız olmaktan dolayı çok sıkıntı çektik. Kavak Yelleri başlayınca bir anda en azından basının belli bir kısmı tarafından el üstünde tutulmaya başlandık. Kavak Yelleri bittiğinde biz yine bağımsız olarak üçüncü albümü çıkardık ve yine başa döndük. Yok sayıyorlardı. Hadi desinler ki “Pinhâni bir albüm kaydetmiş ve biz hiç beğenmedik.” Onu demesi için bile albümü dinleyip bir fikir sahibi olması lazım. Onu bile yapmıyorlar. Şirketine göre muamele görüyorsunuz. Bizi şirketler istemedi mi? Daha ilk albüm çıkmadan, internete koyduğumuz kayıtlar nedeniyle bile bize albüm teklifleri gelmişti ama biz kimsenin maymunu olmak istemedik. Kendi kararlarımızı kendimiz vermek istedik.


Dördüncü albümde artık bu gördüğümüz muameleden sıkılıp deney yapmak için başka bir firmaya verdik albümümüzü. Bir şeyler kolaylaştı. Bazı şeylerle de çok fazla uğraşmamış olduk. Bize pek müdahale de etmediler. Çünkü bağımsız olmamıza rağmen ilk üç albümde başarılı olmuştuk. Müdahaleye gerek görmediler sanırım. O firmada iş anlamında bazı şeyler çok yolunda gitmeyince bu albümde de başka bir firmayla yola devam etmeye karar verdik. Bu albümü yayınlayan DMC de bize müdahale etmedi. Albüm yeni çıktığı için henüz bir şey anlamadık. Şu ana kadar aramızda bir sorun yok. Olsa söyler miydim? Hayır ama yok ne yalan söyleyeyim. Bir de bizi çok rahatlatıyor tabii bazı şeyler. Ben mesela dönüp bakmayacağım şimdi albüm dağıtılmış mı diye çünkü dağıtılmış olacak. Biz ilk üç albümde neler çektik. O da ayrı bir röportajı kaplar.  

OCAK 2016

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder