Bu Blogda Ara

Göksel Röportajı

"ÇEKİNGEN OLMASAM BU ŞARKILARI YAZAMAZDIM"


(Milliyet Sanat dergisi Şubat 2015 sayısında yayımlanmıştır.)

Göksel'in dokuzuncu albümü "Sen Orda Yoksun", Avrupa Müzik etiketiyle yayınlandı. Müzikte hep canının istediğini yapan Göksel, "Müzik benim için bir sevgili gibi," diyor: "İçime sinmeyen bir şey yapsaydım, ona ihanet etmiş olacaktım."

YAVUZ HAKAN TOK: Boğaziçi Üniversitesi’nde felsefe eğitimi alırken okulu bırakıp müziği meslek olarak seçmek doğru bir karar mıydı?

GÖKSEL: Zor bir karardı. Ailenin gözbebeğiyim, iyi bir öğrenciyim. O dönemde Boğaziçi’ni kazanmak da öyle kolay bir şey değildi. Orayı kazanmışım, bir emek harcamışım. Ama zaptedemedim içimdeki tutkuyu. Büyüdükçe büyüdü. Şarkı söylüyordum, müzikle ilgiliydim ama müzikal olarak bir birikimim de yoktu aslında. Şan, solfej dersleri aldım, gitarı ilerlettim. O açığımı hep kapatmaya çalıştım. Sahnede müzisyen arkadaşlarımdan çok fazla şey öğrendim. Asıl aldığım eğitimin müzik olmasını tercih ederdim. Bu beni hep üzmüştür. Ama belki de böyle olması daha kendine has bir şey yarattı. Çünkü eğitim bazen insanı bir kalıbın içine sokabiliyor ve hem sesini, hem de müzikal olarak gidebileceğin yeri kısıtlayabiliyor. Belki biraz hayat öyle gerektirdi ama kendi yolumu kendim buldum.


YHT: İlk albümünüzün prodüktörü olan Sezen Aksu’yla nasıl tanıştınız?

G: Boğaziçi’nde öğrenciyken ben bir şekilde Sezen Aksu’nun telefon numarasını buldum. Henüz daha profesyonel olarak şarkı söylemiyordum. O sıralarda Sezen’in asistanı Süheyla Dura’ydı. Hemen her gün arıyordum.  Dünyanın en çekingen kızıyım bir de. Ama ölüyorum Sezen hayranlığından. Üç beş derken Süheyla Hanım en sonunda bir gün beni aradı. “Yarın saat 4’de Sezen Hanım seni bekliyor,” dedi. Ben hazırlandım, süslendim filan, niyeyse... Levent’teki eve gittim. Sezen geldi. Karşımda oturuyor, ben tir tir titriyorum. Sonra ona iki tane şarkı söyledim. Çok heyecanlandı, hemen Aykut Gürel’i çağırdı. Aykut da çıktı geldi. Piyanoda Aykut çalıyor, ben üstüne söylüyorum. Hayatımda ilk defa eşlikli şarkı söylüyorum ama.

O günlerde Sezen’in provaları vardı. Biraz pişmem, bu işlerin nasıl olduğunu görmem için beni provaları izlemeye davet etti. Gittim geldim ben sürekli. Ama dedim ya, dünyanın en çekingen kızıyım. Orkestra prova yapıyor, orada küçük bir kız oturmuş orkestrayı seyrediyor. Bir yandan Sezen’in beni beğenmesi beni çok cesaretlendirdi ama bir yandan da o dünya beni biraz korkuttu.

Sonra Boğaziçi Müzik Kulübünde Kıvanç K. ile tanıştım. Menajer Lisa Tuna Levent’te bir kulüp buldu bana şarkı söylemem için. Kıvanç’la beraber o kulüpte çalıp söylemeye başladık.


YHT: Sezen Aksu ne oldu?

G: Ondan sonra Sezen’le birkaç sene görüşmedik. Ben çekiniyordum aramaya. Sonra Onno Tunç’un albüm yapmak için genç yetenekler aradığını duydum. Beni ona götürdüler. Bir şarkı söyledim. Onno Tunç çok beğendi ve biz hemen Raks’la albüm sözleşmesi imzaladık. Ama Onno Tunç vefat edince albüm Sezen Aksu’nun yapım şirketi Karma Müzik’ten çıktı. Yani Onno Tunç’la çalışmak nasip olmadı. Ama yıllar sonra çok ilginç bir şey oldu. Bir önceki albümüm “Bende Bir Aşk Var” benim için çok önemliydi. Hayatımdaki dönüm noktalarından biriydi. Alper’le ayrılmıştım, yeni bir aranjörle çalışıyordum. Kayıtları Ozan Çolakoğlu’nun stüdyosunda yapıyorduk ama okumaları yapmak için başka bir stüdyo arıyordum. Sezen Aksu’nun Levent’teki stüdyosunu önerdiler. Orası da Onno Tunç’un evi aslında. Sezen orayı stüdyo haline getirmiş sonradan. Orada okumaları yapmaya başladım. Sezen de bana “Biz Onno’yla en güzel şarkılarımızı o evde yazdık. O ev uğurlu bir ev. İnşallah sana da uğurlu gelir,” dedi. Ve gerçekten uğurlu geldi. Levent Menekşeli Sokak... Sezen’in beni ilk dinlediği ev de o sokaktaydı. Onno’yla evleri karşılıklıydı zaten. Yıllar sonra bir şekilde ben kendimi yine o sokakta buldum. Sanki bütün taşlar yerine oturmuş gibi oldu. Hayat çok acayip…


YHT: O ‘dünyanın en çekingen kızı’  için zor olmadı mı peki bir pop yıldızına dönüşmek? Hâlâ da o çekingenlik var gibi üstelik.  

G: Beni zorlayan bir şey oldu bu aslında. Bir pop müzik şarkıcıyla örtüşmeyen bir şey çünkü çekingenlik... Eskiden beni üzüyordu bu durum. Keşke böyle olmasaydım diyordum ama öyle olmasaymışım da bu şarkıları yazamazmışım herhalde.

Ama bu çekingenliğime rağmen müzik konusunda çok dik başlıyım. Müziğime şimdiye kadar eski eşim Alper Erinç dışında kimseyi karıştırmadım. İstemediğim bir şeyi zaten yapamıyorum. Ama tabii yapımcıyla, birlikte çalıştığın insanlarla aynı frekansta olmak çok önemli… Bir de bu kız kendi şarkılarını yazıyor zaten, neresinde müdahale edeceğiz gibi bir durum oluştu başından beri. Zamanında bir iki ticari şarkı satın alıp albüme koyalım diye teklif edenler de oldu ama onları kabul etmedim.


YHT: Başından bu yana Göksel’le özdeşleşen bir retro hava var. Bu albümde de kartonetteki şarkı sözleri sizin el yazınızla yazılmış, CD ise plak görünümünde. Nedir bu retro durumu?

G: Seviyorum eski dönemleri. Daha gerçek geliyor. Tamam, bugünün dijital dünyası da müziğe çok fazla şey katıyor, bunu kabul ediyorum. Zamanın getirdiklerine de direnmemek lazım. Fakat mesela el yazısı çok karakteristik bir şey… İnsanın kimliği ile ilgili de çok fazla ayrıntı veriyor. Hepimiz artık klavyelerden yazar olduk ve kalem tutamaz hale geldik. Müziği plaktan dinlemek çok daha zevkli. Canlı kaydedilen enstrümanları dinlemek de öyle… Dijital dünya ve yeni hayat şekli bana biraz ‘fast-food’ yemekler gibi geliyor. Buna aşk da dâhil.

YHT: ”Ben de Bir Aşk Var” gibi çok başarılı bir albümün ardından yeni bir albüm yapmak biraz korkuttu mu sizi?

G: Korkuttu evet. Çünkü ne yaparsan yap, insanlar bir şeyi çok sevdiğinde bir sonra yaptığın iyi bile olsa ilkini hatırlıyorlar. Devam filmlerinde de öyle olur ya hep. Ama ben kendimi hazırlamıştım buna. O duyguyu aslında “Körebe” den sonra “Söz Ver” albümünü yaparken çok şiddetli yaşamıştım. Zaten dinleyince de belli oluyor. Ama zamanla o stresin hiçbir işe yaramadığını, aksine beni bağlayan bir şey olduğunu fark ettiğim için kendi kendime hep şunu telkin etmeye çalıştım: Bir önceki albümde yaptığım en güzel şey benim hiç umurumda değil. Ben canımın istediğini yapacağım.


YHT: Şarkılarını nasıl yazıyor Göksel?

G: Gece bana ilham veriyor. Yalnızlık… Evde biri olduğunda kilitleniyorum. Evliyken çok zor oluyordu mesela. Kendimi bir odaya kapatıp evde Alper’in olmadığını düşünmeye çalışıyordum. Yanımda biri varken bir şey üretmekte zorlanıyorum. İlla tek başıma olacağım. Stüdyoda şarkı söylerken de öyle. Kimse gelmesin istiyorum. Çünkü çok içe dönük bir iş yapıyorum, içimden bir şey çıkartmaya çalışıyorum o anda. İzleniyorum duygusu beni rahatsız ediyor. Sahnede nedense hiç rahatsız etmiyor ama…

Bazı şarkılar bir defada yazılıp çıkıyor. Mesela “Depresyondayım” öyledir. Bu albümde Mabel Matiz’le birlikte Midilli adasında yazdığımız şarkı da bir defada yazıldı. Ama üzerine uğraştığım şarkılar da var. Mesela “Acıyor”un A bölümünü yazmıştım fakat nakarat kısmı bir türlü içime sinmiyordu. Çok tutkulu aşklar yaşayan kız arkadaşlarım var, sağ olsunlar. Onlardan biri aradı bir gün. “Acıyor, resmen acıyor,” diye bana aşkını anlatıyor. Telefonu kapattım, şarkının nakaratını yazdım hemen. Birdenbire onun acısı melodilerime döküldü.


YHT: Ozan Çolakoğlu’yla farklı bir kimya yakaladınız ve bu yeni albümde de devam ediyor.

G: Bu iki albümde Ozan’ın hiçbirimizin görmediği bambaşka bir yönü çıktı ortaya. Özellikle yazdığı yaylı kontrşanlarına bayılıyorum. İnanılmaz güzel yaylı aranjeleri yapıyor. Birlikte başka bir enerji çıktı ortaya.

YHT: Bu noktaya kolay geldiğinizi söyleyebilir misiniz?

G: Valla ünlüyken çok parasız kaldım. Sadece istediğim şeyi yapmakta inat ettiğim için… “Sabır” şarkısından “Körebe” albümüne kadar geçen bir süre var ki, hayatımın en fakir dönemidir. Ama iyi de oldu; sonunda “Depresyondayım”ı yazdım. O şarkıdaki “Düşündüm banka soymayı,” cümlesi boşuna değildi. Ama tabii ben çalışacağım yerleri de seçiyordum. Sahnede kendi şarkılarımı söylemek istiyordum. İçime sinmeyen hiçbir şarkıyı sahnede söylemek istemiyordum. Öyle diretmeseydim her şey benim için çok daha kolay olacaktı. Şimdi dönüp baktığımda, iyi ki diretmişim diyorum. Yaptığım işleri seviyorum. Müzik benim için bir sevgili gibi. İçime sinmeyen bir şey yapsaydım, ona ihanet etmiş olacaktım. Ben bu işi para kazanmak ve popüler olmak için yapmadım ki hiç. Belki hayatımın sonuna kadar küçük bir yerde şarkı söyleyen, hiç kimsenin tanımadığı bir kız olarak da kalabilirdim. Onu göze almıştım. Sadece müzisyen hayatı sürmek istiyordum.


DERGİDE YAYIMLANMAMIŞ BÖLÜMLER

YHT: Nasıl başladı Göksel'in müzik yolculuğu?

G: Ben kendimi bildiğimden beri müzikle hep çok ilgiliydim. Ortaokuldayken babam fark etmişti. Bana doğum günümde bir gitar hediye etti. Hayatımın en güzel hediyesiydi. Orada ben başladım beste yapmaya. Daha gitar çalmayı bilmiyordum doğru düzgün. Bildiğim kadarıyla sözsüz besteler yapıyordum. Her sınıfta boş derslerde şarkı söyleyen güzel sesli bir öğrenci vardır ya hani; bizim sınıfınki de bendim. Ortaokul ve lise yıllarım böyle geçti. Korolarda filan şarkı söyledim. Daha fazlasını yapmak istiyordum ama derslerim de iyiydi ve ailenin parlak öğrencisiydim ben. Ailem beni başka türlü görüyordu.

Sonra Boğaziçi Üniversitesi’ni kazandım. O dönemde okulun bana kattığı en güzel şey özgürlük duygusu oldu. Kendimi sorgulmaya başladığım bir dönemdi. Ben hayatta ne yapmak istiyorum, nasıl bir hayatım olacak… Bunları düşünürken içimdeki tutku büyüdükçe büyüdü. Okulun müzik kulübündeydim. Sonra birden kendimi bir yerlerde şarkı söylerken buldum.


YHT: İyi bir öğrenci miydiniz okulda?

G: Okulla da ilgiliydim tabii ama ben orada kendimi hep şarkı söylerken hatırlıyorum. Okulun müzik kulübü haricinde profesyonel müzik çevreleriyle hiçbir alakam yoktu. Sadece bir konservatuar öğrencisi arkadaşımdan şan dersleri almaya başlamıştım ve onun müzik çevreleriyle ilgisi vardı. Hatta ben konservatuara girip şancı olmayı düşünürken o beni caydırdı. “Sen çok güzel pop şarkıları söylüyorsun, böyle devam etmelisin,” dedi.

YHT: "Bende Bir Aşk Var" albümü kariyerinizde bir değişim, dönüşüm noktası oldu. O albümün getirdiği başarıda Alper Erinç'le uzun yıllar süren ve artık kendini tekrar etmeye başlayan müzikal ortaklığınızın bitmesinin de payı olduğunu düşünüyorum ben.
   
G: Kesinlikle var. Ama yapamayabilirdim de. Korkmadım diyemeyeceğim. Mesela eski şarkılardan oluşan albümleri yaptığım dönemde kendi şarkılarım da vardı aslında yazdığım. Ama korkmuştum. İkinci nostalji albümünü biraz daha geciktirmiştim mesela. Acaba Alper olmadan nasıl olacak, başka bir müzisyenle uzlaşabilecek miyim diye düşünüyordum. Ben birlikte çalıştığım insanlara bağlanıyorum bir de. Sadece sevgililik anlamında değil bu. Birlikte müzik yaptığım insanlarla bir grup gibi çalışmayı seviyorum. Ama Alper’le olduğum dönemde de sürekli bir aradaydık. Evde de bir aradayız. Sürekli aynı şeyler olmaya başlamıştı. Yeni bir şey çıkmıyor gibi geliyordu. O nostalji albümleri bana çok iyi geldi o yüzden. Bir sürü şarkı dinledim. O eski şarkıcılara çok özeniyordum. Repertuar seçmek, şarkı toparlamak… Onu da deneyimlemiş oldum. Ezberimi bozdum. Bana zaman kazandırdı bir taraftan. Yeni bir albüm yapmadan önce ne yapmak istediğime iyice emin oldum.


Ama şunu da söylemem lazım: İlk albümümde birlikte çalıştığım Sarp Özdemiroğlu ve Kaveh Bahçeban’a da hep haksızlık ediyormuşum gibi geliyor bana. O albüm en sevdiğim albümlerim arasında değil belki ama yine de müzikal olarak kıymetli şeyler kalmış geriye. Mesela “Sabır”ın altyapısına bayılıyorum hâlâ mesela. Ama ben gerçekten hep iyi müzisyenlerle çalışmışım. Ben mi onlara gittim, onlar mı bana geldi bilmiyorum ama böyle oldu.

Alper’le ilk yaptığımız “Körebe” de çok önemli bir albümdür. Külttür. O zamanlar çok büyük bir zevkle yapmıştık ama yine de o kadar ses getireceğini tahmin etmiyorduk. Çok alternatifti aslında. Çok ciddi satış rakamları yakalamıştı ve o kadar alternatif bir albüm için bu çok zor bir şeydi. O benim için çok önemli bir albümdür. Ama dediğim gibi, bir noktadan sonra Alper için de benim için de birlikte çalışmak çok zevkli olmamaya başladı. 

YHT: Başkalarına şarkı vermeyi düşünüyor musunuz?

G: Teklif geldi de başkalarında benim şarkılarım olmazmış gibi geliyor bana. Mesela Ciguli “Sabır”ı söylemişti, ona çok yakıştı şarkı. Hiç aklımın ucundan geçmezdi. Fatih Ürek “Depresyondayım”ı söyledi. Bir de onun Yavuz Akyazıcı’nın albümünde caz versiyonunu yaptılar. Hepsi de hoşuma gitti aslında. Ama sıfır şarkı hiç vermedim şimdiye kadar. Ama yapmak istiyorum. Hatta yapımcıma söz verdim. Ama şarkıyı kime vereceğimi şimdi söylemeyeyim. Sözümü tutamam, veremem filan ayıp olur.

YHT: Albümlerinizde başkalarının şarkılarını söylemek?..

G: Albümün geneliyle uyuşacağını düşünürsem söylerim. Mabel’in “Tuzla Buz” diye bir şarkısı vardı aslında. Ama benim şarkılarım çoğalınca, Mabel de şarkıyı kendisi çok söylemek isteyince olmadı. Az daha onu da söyleyecektim ama.


YHT: Şöyle bir enteresan durum var ki, genellikle müzikseverler ve müzik eleştirmenleri ana akım pop ve alternatif pop/rock sevenler diye ayrılıyor ve bu iki kanadın üzerinde mutabakata vardığı ender isimlerden biri de sizsiniz. Bunun sebebi ne sizce?

G: Müzikal olarak özen gösterildiğini fark ettikleri için olabilir. Özensizlik insanları rahatsız ediyor ki beni de rahatsız ediyor. Çok popüler şarkıcılar var. Ben onların da olması gerektiğini düşünüyorum. İnsanların bir ihtiyacına hitap ediyorlar. Ayrıca popüler olup da çok da güzel şeyler yapanlar da var ama bir yerden sonra da bu müzik değil diye düşündüğüm bir sürü albüm de çıkıyor.

YHT: Hande Yener, Demet Akalın, Gülşen, Sıla gibi pop yıldızlarının arasında Göksel nerede duruyor?

G: Ben çok o kulvarda değilim sanki. Ama içlerinde güzel şeyler de yapanlar var. Ben de takdir ediyorum. Sıla’yı takdir ediyorum mesela. Gülşen’in de nasıl çalıştığını görüyorum. Onun da bütün hayatı müzik. Demet Akalın’ın geldiği yolu görüyorum ve bazı şarkılarını da seviyorum açıkçası. Öyle figürlere de ihtiyaç var bence. Ama tamamen içi boş, radyolarda sürekli dönen bir ritim var ya, o ritim beni öldürüyor.

YHT: Günün birinde Göksel de Hande Yener filan gibi uzay kıyafetleriyle çıkıvermez mi yani karşımıza?

G: Sizce? (Gülüyor) Ona yakışıyor, bana yakışmaz.


YHT: Magazine niye malzeme vermiyorsunuz hiç? Bu da işinizin bir parçası sonuçta?..

G: Dikkatli davranıyorum ama mesela Cihangir’in her yeri paparazzi dolu ve ben Cihangir’e çok sık gidip geliyorum. Ama özel hayatımı çok ulu orta yaşamıyorum ve magazin malzemesi çıkmıyor benden haliyle. Magazinciler de farkındalar bunun. Anlaşıyoruz.

YHT: Mabel Matiz'le dostluğunuz her ikinizin de albümlerinde müzikal ortaklıklar olarak kendini gösteriyor. Nasıl tanımlarsınız bu dostluğu?

G: Bir kere insan olarak birbirimizi çok seviyoruz. Çok benzeştiğimiz taraflar var. Çok fazla ortak zevkimiz var. Onun da asıl aşkı müzik. Mabel’le ilk tanıştığımız gün, menajeriyle bana gelmişlerdi. Bir şarkı getirmişti bana. Kapıdan içeri girdiği anda sevdim onu. Sonra o bağ giderek güçlendi. Beraber geçirdiğimiz her anı bir şeyler üreterek geçiriyoruz ve çok zevkli geliyor bana onunla vakit geçirmek. Bir sürü ortak şarkımız var. Dedim ya, bir şeyler üretirken yalnız kalmam gerekiyor diye. Mabel’leyken öyle olmuyor. Hem beraber, anında bir şeyler üretebiliyoruz hem de aynı yerde o bir yerde bir şeyler karalıyor, ben bir yerde bir şeyler karalıyorum. Ayrı ayrı başka şarkılar yazıyoruz. Görsen, çok komiğiz.


YHT: Zaman geçtikçe dünya değişiyor, teknoloji ilerliyor ve ister istemez yaş aldıkça eskiyoruz. Zamanın gerisinde kalmaktan korktuğunuz oluyor mu? Mesela günün iletişim teknolojileriyle aranız nasıl?

G: Çocuksu bir tarafım olduğu için bir şekilde zamanın gerisinde kalmıyorum galiba. Ama bütün bu elektronik aletleri kullanmak da ayrı bir kabiliyet işi. Ben öyle biri hiçbir zaman olmadım. Yani bu demode kalmakla filan ilgili de değil, o konularda beceriksizim açıkçası. Daha içine kapanık ve duygusal olduğum için, ilgimi de çekmiyorlar. Fakat tabii şimdi hepimizin akıllı telefonları var, onları kullanmamız gerekiyor. Ben sosyal medyaya girmemek için bayağı direndim. Bana garip geliyordum. Niye kendimi öyle ifşa edeyim ki diyordum. Önceki albümde Avrupa Müzik zorla açtı Twitter hesabımı. Ben daha yeni yeni bir şeyler yazıyorum. Benim eskilerden hayran olduğum şarkıcılar, film yıldızları filan hep böyle gizemli ve erişilemezdi. Bana öyle olması gerekirmiş gibi geliyor. Hoşuma gitmiyor herkesin her şeyini bilmek.

OCAK 2015

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder